Bugün, Türkiye’nin en güzel şehrinde yaşamıyorum. Hatta uzun süredir böyle. Çok denedim ama olmadı. Benim için yazılan senaryonun çok uzak olmasa da başka bir şehre ait olduğunu anladığımda 30’lu yaşlarıma gelmiştim. “Götüyle inatlaşan altına sıçar” diye söylemiş atalardan biri. Adı üstünde atasözü. Senden önce deneyimlemiş ve sen de aynı haltı yeme diye, hayatını kolaylaştırmak için sözü ortaya bırakmış. Yaş aldıkça görüyorsun, dinlemek gerek ataları.
Bizler tiyatro sahnesindeki birer oyuncuyuz ve ne yazıldıysa onu oynamak zorundayız. Sahneden çıkman gerekirse ışık üstünden ayrıldığında çıkmalısın, konuşman gerekirse konuşmalı, söyleyecek repliğin kalmadığında sadece alkışı almak için geri dönmelisin. Önce oyuncular sahneden, sonra seyirciler salondan ayrılırlar. Bugüne kadar ne sahnede ne de seyirci koltuğunda kalabilen kimse olmamıştır. Temizlikçiler gelir, salonu temizlerler, sonraki gün her şey yeniden başlar. Bileti olanlar izler, rolü olanlar oynar.
Çocukluğunuzun tatil şehri, küçükken acaba bu hafta sonu gider miyiz hayali kurulan, azıcık palazlanınca otobüs bileti parası biriktirip kaçarcasına terminale gidilen, üniversite zamanı hayalini kurduğum, ödül gibi kazandığım, en küçük tatilde herkes ailesinin yanına giderken benim kararlılıkla şehirde kaldığım, içinden nehir geçen ve eskiden kömür kokan şehir.
Neydi şehri bu kadar çekici kılan? Saymaya kalksan çok şey sayarsın da, bu iş belediye, turizm acentaları vs gibilerinin işi. Benim gibiler o işlere bakmıyor. Başka bir şey vardı; şehirde yaşayan sana yaşdaş olan insanlar vardı. Kimi bir kaç yaş aşağı kimi yukarı. Sonra arkadaşın oldular, beraber büyüdünüz, deplasman otobüsünde şamata yaptınız, iki hafta birbirinizi hiç görmediniz ama ilk maçta kucaklaştınız. Sihir gibi bir şey. Kimse kimsenin nerede olduğunu bilmiyor ama herkes birbirinin ne zaman nerede olacağını kesinlikle biliyor. Öyle ya, bugünün hiçbir modern iletişim aracı olmadan bir araya geldiniz. Başka bir şehirden yola çıktınız, arkadaşlarınız ise başka bir şehirden. Nasıl olsa onlar da deplasmana gelirler diye düşündünüz. Her gittiğinizde oradaydılar ne de olsa. Sanki başka hiçbir işleri yokmuş gibi, siyah kırmızı şövalye kostümü içinde, ellerinde kılıç gibi tuttukları bayrakları, kafalarında miğfer gibi giydikleri kağıttan şapkaları. Hepsi birer hayal kahramanı gibiydiler. Bu olsa olsa bir tiyatro oyunundan sahne olsa gerekir.
Ve bir gün.
Sabah erkenden kahvemi aldım. Balkona geçip, koltuğa kuruldum. İlk sigaramı yaktım. Artık terk ettiğim sosyal medyada, hiç yazmadığım sahte hesapla bizimkilerden haber var mı diye bakmak istedim. Ben telefona, telefon bana bakakaldı. Kafamı kaldırıp dışarıya baktım. İnsanlar parkta yürüyüş yapıyorlardı. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi ama bana çok şey olmuştu. Çaresizlikle yeniden telefona baktım ama değişen bir şey yoktu. Aileme anlatsam, beni anlamazlardı, onlar bu oyunu izlememişti. Eskilerden birileri bana sarılsın da hüngür hüngür ağlayım istedim. Oyundaki en konsantre olan şövalyelerden biri gitmişti. Öyle konsantre bir insandı ki, her damlasından benim diyen adamdan binlercesi çıkardı. Onların da her damlasından binlercesi. Ve onların her damlasından niceleri. Bu sahne böyle bitmemeliydi, bitemezdi. Çok sevdiğim bir şarkının nakaratındaki "yanlış bir öyküdeyim, beni yeniden yaz" diye yalvarmak gibi.
Oyunun sonlarına doğru yaklaştıkça anlıyorsun. Bu oyunda hem oyuncusun hem de izleyici. Senaryoyu yazan hınzır her kimse bana kısa süre sonra ışığı gösterdi.
Telefonuma başka bir konsantre adamdan mesaj geldi. Bu konsantre adamın ikizleri var. Oyundaki en kötü karakterlerden birisi. Çünkü çocuklarını taraftarı olduğu takımın taraftarı yaptı. Biliyorum çünkü daha çocukları kundaktayken forma giydirmeye başladı. Öyle bir kötülük ki, takım kümeden kümeye düşerken bile çocuklar ESES diye bağırıyorlardı. İki ay sonra baba demeye başladılar.
-Abi yeni sezon formaları aldık.
-Komşunun oğluna da aldık.
Bu şehri neden seviyorum sorusunun cevabını artık biliyorum. Şehrin konsantre sakinleri var. Kimi şehirde yaşıyor, kimi dışında. Kimi hayatta, kimi değil. Ne mutlu ki, böyle konsantre insanlar tanıdım. Onları hayatımın bir parçası haline getirdim. Bize bu blogda Erbaalı Hasan Amca’nın yolculuğunu ve başkaldırının KDV’sini anlatan Lenin Mesut da onlardan biriydi.
Uğruna ne yağmurlar yemişik.
Saha çamur, tribünde ıslanmışık.
Üstümüze kurşunlar sıkılmış, pısmışık.
Ne yapalım be hacim, çok sevmişik.
Ben de seni çok sevdim Mesut Erol. Işıklar söndüğünde ve perde kapandığında biliyorum oyun bitti. Şimdi ayağa kalkıp seni alkışlama zamanı. Ellerimiz patlayasıya kadar.
Görüşürüz hacim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder