30 Ocak 2020 Perşembe

Günah Bir Yaradır

Paris Charles de Gaulle havalimanından, kalacağım otele doğru gitmek için taksiye binmiştim. Ertesi gün şirketin geleceğini ilgilendiren çok önemli bir toplantı vardı. Buna rağmen otele yerleştikten sonra dışarı çıkmak istedim. Tek başına dışarı çıkmak hep can sıkıcıydı. Yine de Paris’te yalnızlar için bile çok fazla seçenek vardı. Otelden fazla uzaklaşmadan, dışarıda masaları olan bir yere oturdum. Fransa’ya gelip şarap içmemek olmazdı. Fiyatları çok pahalıydı ama insan hayata sadece bir kere geliyordu. Garson gelip ne istediğimi sordu.

-Sizde Chateau Cheval Blanc var mı?

Garson bana şöyle bir baktı ve yukarıdan aşağıya doğru süzdü. Fransa’nın en pahalı şarabını isteyen bu müşteriyi kantarına koydu. Bu arada içimdeki başka bir ben “lütfen menüde olmasın“ diye geçiriyordu. Garson, geçirdiği ufak bir beyin donmasından sonra “non” (hayır) dedi. O anda iki duble rakıyı çekmiş gibi bir rahatlamayla, “que proposez-vous” yani “sen ne önerirsin” diye sordum. 

-Je préfère la bière (Ben olsam bira söylerim)
-Ok, une bière s'il vous plaît. (Tamam, bir bira alayım lütfen)

Chateau Cheval Blanc’dan biraya geçmek de hüner ister ha. Herkes yapamaz bunu. Biradan bir yudum aldıktan sonra, telefonuma gelen mesajı okudum.

-Oğlum dikkatli ol, olaylar varmış oralarda.

Annem, yine arkadaşlarından gelen videoları benle paylaşıyordu. Paris’teki sokak olaylarını, Paris’teki bir pubda, biramı yudumlarken izliyordum. Masanın üzerindeki biranın fotoğrafını çektim ve gönderdim. “Merak etme burada her şey yolunda.”

Aradan birkaç dakika geçtikten sonra büyük bir gürültüyle kafamı sokağa doğru çevirdim. Protestocular önlerine kattıkları polisleri kovalıyordu. Garson koluma girip beni içeriye götürdü. Mutfağın içinde, tabandaki tahta bir kapıyı açtı ve “entre” (gir) diye birkaç defa bağırdı. Tahta basamakları indim. Üzerimdeki tahta kapı kapandı. Alacakaranlık bir ortamda kalakalmıştım. 

Bir süre öyle bekledim ama karanlığı aydınlatmam gerekiyordu. Cep telefonumun ışığını açtım. Yürüdüm, yürüdüm ve bir noktaya kadar geldim. Yukarıda çok fazla gürültü vardı. Belli ki, orada bir nevi kıyamet kopuyordu. Yukarıya çıkacak bir yol bulmak için çalıştım ama bulamadım. Daracık bir tünelde kendi başıma ilerlerken, bir inilti duydum. Telefonun fenerini köşeye doğru tuttuğumda beyazlar içinde yaşlı bir adam gördüm. 

-Are you ok? (İyi misin)
-Who are you? (Kimsin sen)    

Yaşlı adamın kafasından süzülen kanlar, beyaz kıyafetlerinin rengini değiştirmek üzereydi. Gömleğimi çıkardım, kafasına sardım. Her hareketimde, sanki onu öldürecekmişim gibi ürküyordu. Ancak ona yardım etmeye çalıştığımı görünce rahatlamıştı.  Eliyle Tanrı, Oğul ve Kutsal Ruh işareti yapıp duruyordu. Kafasını sardıktan sonra elinden tutup kaldırdım. Oradan çıkmamız gerekiyordu. İtiraz etti, “gidemem” dedi. Oradan ayrılmaması gerekiyormuş, onu oradan almaya geleceklermiş. Oradan çıkmamız gerekiyordu, farelerle dolu bir yer altı tünelinde daha fazla kalamazdım. Onu ayağa kaldırıp sırtıma aldım, gidebildiğimiz kadar gittik. Gücüm bitince durduk. Nispeten kuru bir yerde ve yukarıdan gelen ışığın yardımıyla bir yerde durduk. Yaşlı adamın kafasına sardığım gömleğim kan içindeydi. Bu kez gömlek yerine atletimi çıkarıp kafasına sardım. Yer altındaki bu tünel, taş mağaralar gibi soğuktu ve kanlı gömleği giymek dışında başka bir seçeneğim yoktu. Biraz soluklanmak için yaşlı adamın yanına oturup bekledim.

-Benim kim olduğumu biliyor musun?
-Kusura bakma, kendimi tanıtmadım ben Bülent.
-Ben de Jorge.
-Ne işin var bu delikte.
-Beni korumalarım buraya indirdi, buradan ayrılma seni gelip alacağız dediler. Karanlıkta düşüp kafamı taşa vurdum. Ondan sonra da sen geldin.
-Korumaların mı var?
-Ben Papa’yım.

Üzerindeki kıyafetlerden dini birisi olduğu belliydi ama Paris’in altındaki kanalizasyon tünellerinin birinde Papa ile birlikte olmak yeterince absürd ve inanılmazdı. 

-Hassiktir lan.
-What? (Efendim)
-Sen kafayı yemişsin, hıh Papaymış. 
-What? Please english. (lütfen ingilizce konuş)

Yaşlı adamın kafayı yediği her halinden belliydi. Gerçi benim de ondan bir farkım yoktu. Kapalı alanda kalmak yüzünden psikolojim gitgide bozuluyordu. Yaşlı adama “yürüyebilir misin” diye sordum. Yürüyebilirmiş ama gitmemesi gerekiyormuş. Daha fazla uzaklaşırsa onu bulmaları zorlaşırmış. Yüreğimden gelen bir hassiktiri çekerek onu sırtıma aldım. Gidebildiğimiz kadar gittik. Artık şehrin ışıkları aydınlık değildi. Neyse ki telefonun şarjı konusunda hastalıklı bir adam olduğumdan, hala bize yol gösteren bir ışığımız vardı. Başka bir noktada durduk ve telefonu yaşlı adama verdim. 

-Madem Papa’sın, ara korumalarını gelsinler bizi alsınlar.

Telefonu elimden aldı ama sonra yüzüme çaresizce baktı. Korumalarının numarasını bilmiyormuş.

-Polisi ara.

“İyi fikir” diyerek numarayı çevirdi. Latince konuşuyordu, karşı taraf anlamadı. İspanyolca konuştu, yine anlaşılmadı. İngilizce “ben Papa’yım” dedi ama karşı tarafın ettiği küfürden sonra telefon suratına kapandı. 

Telefonu bana uzattığında, çaresizliği her halinden okunuyordu. Oradan çıkmak için tek şansımız güneşin yeniden doğmasıydı. Daha fazla ilerlememeye ve beklemeye karar verdik. Yaşlı adam Arjantinliymiş. Bir çılgınlık yapıp çok sevdiği bir pizzayı yemek için yolda durmuşlar. Protestocular pizzacının olduğu caddeye gelince, can güvenliğini sağlamak için pizzacının mutfağından aşağıya doğru açılan kapıdan onu aşağı indirmişler. Saatler ilerledikçe, yaşlı adamın futbola epey tutkulu olduğunu anlamıştım.  O akşam maçımız vardı, güya bir iki kadeh içip otele dönüp, internetten maçı izleyecektim. Skora baktım 0-0. Yaşlı adama bizim çocukları anlattım. %20 kalmış şarjımla maçı açtım, yaşlı adamla birkaç dakika maçı izledik. Bir süre sonra telefon kapandı. Benden daha fazla yaşlı adam tepki gösterdi.  Eliyle baba, oğul, kutsal ruh yaparak hac çıkardı. 

Saatlerce futboldan ve bizim takımdan konuştuk. Anlattıkça anlatıyordum ve sıkılmadan beni dinliyordu. 

-Bizim takım var ya…
-Bizim takım şöyle iyidir, böyle iyidir…
-Bizimkilerin üstüne takım tanımam…
-Sen gel bir de taraftarımızı gör…

Bir süre sonra eliyle durmamı işaret etti.

-Sen bu takımı, benim tanrıyı sevdiğim gibi seviyorsun. Peki ne oldu bu takıma, nasıl bu duruma geldiniz?

Ona neler olduğunu anlattım. Kimsenin günahlarını itiraf etmediğini söylediğimde, eliyle durmamı işaret ettikten sonra konuşmaya başladı.

-İtiraf günahkarların ruhunu temizler ama kurbana bir faydası olmaz. Günah bir yaradır, leke değildir. İyileştirilmesi, tedavi edilmesi gerekir. Affetmek yeterli değildir.

Hava epey soğuduğundan hem ısınmak hem de ısıtmak için ona sarıldım. Öylece bir süre uyuya kalmıştık.

Sonra, büyük bir gürültüyle uyanmıştım. Karşımızda silahlı bir grup askerin kafalarındaki ışıklar gözlerimi kamaştırmasına rağmen, namlularının bana doğru çevrilmiş durumda olduğunu görmüştüm. Yaşlı adamı kolundan tutup yerden nazikçe kaldırıyorlardı. Askerlerden biri telsizle konuşuyordu.

-Papa’yı bulduk. Sağlığı yerinde. Hemen geliyoruz.
-Papa mı? Hadi canım.

Yukarı çıktığımızda bir helikopter onu bekliyordu. Bir süre durdu, yanındakilerden birinin cep telefonunu aldı. Eliyle beni işaret etti. Askerler beni onun yanına götürdü. Telefondan bizim ligin maç sonuçlarına bakıyordu. Kafamı telefonun ekranına yaklaştırdım. Sonra maçın skorunu gördük. Birbirimize gülümseyerek baktıktan sonra bana sarıldı. 

-Tanrı seni ve takımını korusun.

Askerler beni oradan uzaklaştırıp bir araca bindirdiler. 

-Nereye gidiyoruz?
-Papa’nın istediği gibi sizi otelinize bırakacağız. Bu yaşananları hiç yaşamadınız. Zaten anlatsanız da kimse inanmaz. Size önerim, hayatınıza kaldığınız yerden devam etmeniz.

Otele geldiğimde, lobide şirketin Paris bürosundan iki kişi bekliyordu. Beni kanlı bir gömlekle görünce telaşlandılar. Hızlı adımlarla karşıma geçip ne olduğunu sordular. 

-Geceyi Papa ile geçirdim. Hepsi bu.
-Ne?
-Ne?
-Ben bir duş alıp geleceğim. Toplantıya yetişiriz merak etmeyin.

Odama doğru giderken arkamdan konuşuyorlardı.

-Papa mı dedi O? Niye böyle saçma bir yalan söyledi ki? Bizi salak mı sanıyor?
-Ne garip bir adam.

Lobiye indiğimde beni bekliyorlardı. Arabaya bindik, toplantının yapılacağı yere doğru yola çıktık. Telefonla bir arkadaşımı aradım. Hal hatır sorduktan sonra konuya girdim.

-Senden bir şey isteyeceğim ama lütfen soru sorma.
-Tamam kardeşim söyle.
-Bir Eskişehirspor atkısı, forması ve şapkası alıp, kargoya vermeni istiyorum.
-Tamam hallederiz, hangi adrese göndereceğim?
-Jorge Mario Bergoglio, Roma Vatikan İtalya
-Bu kadar mı? Böyle gitmez ki.
-Gider gider. Sen gönder.
-Kim bu kardeşim.
-Papa.
-Çok komik. Git başkasıyla kafa bul, bir sürü işim var kapatmak zorundayım.

Telefonu öylece suratıma kapatmıştı. Ön koltukta oturanlar ise bana dikiz aynasından garipseyerek bakıyorlardı. O askerin dediği gibi, kimse bana asla inanmayacaktı. Üzerimdeki yalancı/sahtekar bakışlarını dağıtmak için konuyu değiştirmek istedim.

-Toplantıdan sonra pizza yemeye gidelim mi? Bildiğim iyi bir pizzacı var.


***

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder