8 Ağustos 2019 Perşembe

Kazandaki Fidan

Lisedeydik. Müzik grubumuz vardı. Küçükesat’ta okulumuza (Mimar Kemal)  100 metre mesafedeki dandik stüdyoda tüm harçlıklarımızı birleştirerek cover çalışırdık. En çok da Metallica. Sonra "bir konser var" dediler. Bulutsuzluk Özlemi geliyormuş, “alt grup olarak çıkalım” diye düşündük. Ha deyince olacak iş değil. Seni dinlerler, onay verirler, beş kuruş almazsın ve sadece o sahnede olmanın onuru için çıkarsın. Haber geldi, tamamdı, biz çıkıyorduk. Artık okulda kola ve tost almıyorduk. Tüm paramızı yeni pedallara ve anasını sattığımının kopan ince mi tellerine harcar olmuştuk. 

-ulan şu teli 10mm alsana amk, kopup duruyor. 

-sen kendi işine baksana olm, senin kırılan bagetlerine yetişemiyoruz. 

-gençler Serdar Abi’ye de (stüdyo sahibi) ödeme yapmak gerek, çok birikti. 

-tamam ya, hallederiz. 

Siz bir grup gencin, o sahnelere çıkıp rock n’roll icra etmek için nelere katlandıklarını bilir misiniz? Biz gençken kızlarla çıktığımızda şu hesabı yapardık; 

-ulen şimdi bir pizzacıya gitsen, tam takım D’Adario tel parasını harcarız. 

6 tane bronz kaplamalı çelik tel mi, yoksa sevgilinin elini tutmak mı? Gençsin, libido tavan, belki bir öpücük, kim bilir belki bir tık fazlası da olabilir. Yine de hormonlarımıza dur demiştik ve uzun süre stüdyoyaya kapanmıştık. 

Stüdyoda aramızdaki eksik bir kişiyi beklerken, dükkana telefon geldi. Konserden tam bir gün önce, davulcumuzun Albay babası onu alıkoymuş. 

-çocuklar ben artık yokum. Özür dilerim, babam müziği yasakladı. 

Bir gün kala. Sadece bir gün. Bas gitarist, bagetleri eline aldı, “devam edelim, siiiiiiiik eeend destroooooooy” dedi ve bagetleri birbirine vurarak “1,2,3,4” diyerek, seek and destroy” u çalmaya başladık. Şarkı bitince bir sessizlik oldu. Birimiz sessizliği bozdu. 

-ulan bilmem neyin çocuğu, bu kadar iyi davul çalıyordun da, neden bize söylemedin?

Yarın konser vardı, davulcuyu bulmuştuk ama bize artık bir basçı lazımdı. O basçı için ilan astık her yere. Bulamadık ve bize alt grup olmayı bahşeden abimize bu olumsuz durum nedeniyle çekildiğimizi haber verdik. Böyle bir şey, sizin artık böyle bir organizasyonda asla yer alamamanız demekti. En azından o abinin organizasyonunda. Basçıyı konserden bir gün sonra bulduk, iş işten geçince, hayallerimiz toprak olunca. 

İki sene sonra sınıfta, ders sırasında okul müdürü bir anons geçti. Okuldaki çocuklardan biri trafik kazası sonucu felç kalmış. Hem ameliyat olması hem de tekerlekli sandalyeye ihtiyacı varmış. Teneffüste müdürün yanına gittim. Beni tanırdı, lise son sınıftım, herkesten iki sene daha fazla okumuştum, okulun en haylaz, en çok disipline giden öğrencisi olarak epey tanışıklığımız vardı. 

-hocam bu işi ben hallederim. 
-nasıl halledeceksin?
-bana sadece bir gün beden salonunu verin, parayı toplayayım. 
-al senin olsun. 

İlk iş Aptüllica’ya yazdım. O da sağ olsun hemen köşesinde, adresimle beraber yer verdi. Uzun saçlı, hırpani tipler kapıyı çalmaya başladı. Annem “ne işler çeviriyorsun” der gibi bana bakıp, “kapıya bak, seninkilerden biri geldi” diyordu. 

-selam dostum ben Hazy Hill’in davulcusuyum, biz de konserde çalmak istiyoruz. 

Öyle bir konser yaptık ki, okulun spor salonunda iğne atsan yere düşmez. Müdür, müdür yardımcıları şaşkın. Ankara'da böyle tipler var mıydı ya diyeceğiniz tipte insanlar. Sonra takım elbiseli maliye müfettişleri bastı okulu. Tüm paraya el koydular. Yani bir çocuğun ameliyatına, tekerlekli sandalyesine devlet el koymuştu. Organizasyon yapmanın hukuksal prosederünü bilmediğimden, bürokrasiden anlamadığımdan elime yüzüme bulaştırmıştım. Ve işin en üzücü tarafı gereken parayı toplamıştık. Okul müdürü devreye girdi, bakanlığa yazı yazıldı ama devletin daha çok ihtiyacı olmalı ki, parayı geri alamamıştık.

Sonuçta ben müzikte bir şey olamadım. Müzik organizasyonunu da beceremedim. Oğlumun okul bandosunda alto saksafonla İzmir Marşı çalmasıyla gururlanıyorum. Şimdilerde ise gitara başladı. Geçen ay bir akşam, baba oğul evde “Zombie” çalarken, müzik konusundaki en büyük başarımı elde etmiştim. Korkarım artık onun da müzikle ilgili hayalleri olacak.

Neyse ki Serkan Fidan var. Çünkü O, hem müzisyenlere hem de müzikseverlere gerekli ortamı sağlayan ender organizatörlerden biri. Ülkenin dört bir yanında festivaller organize ediyor. Belki her müzisyene her şehre yetişemiyor ama elinden geldiği kadar ülkenin müzik kültürüne en çok katkı yapan insanlardan biri. Sonra sırtından bıçaklandığı bir yazı okudum. Hani bir fıkra vardır; kazandan çıkmaya çalışan insanların başına nöbetçi diken yamyamlar, Türklerin kazanına nöbetçi dikmiyorlar. Çünkü onlar kazandan çıkmaya çalışanı aşağıya çekiyorlar. Aynen öyle bir durum. İstiyorlar ki, kendileri kazanda cayır cayır yanarken herkes onlarla birlikte yansın. Oysa biri çıksa, diğerini de çıkaracak o kazandan, farkında değiller. 

Geçen yıl Serkan, Ankara’ya gelmeden önce bana mesaj attı,"bir buluşalım" dedi. Eşimi de aldım, menajerliğini yaptığı sanatçının konserine gittik. Öncesinde yemek yedik, sohbet ettik. Gece eve döndüğümüzde eşim, tüm arkadaşlarımı gömerek şöyle demişti;

-en sonunda düzgün bir arkadaşın olduğunu gördüm. 

Serkancım, gençlerin ve müziğe gönül vermiş herkesin umudu oluyorsun. Kendini müziğe adayanlarla, müzikseverleri buluşturmaya devam etmelisin. O festivallerden daha fazlasını da yapmalısın. Ölümlerin, savaşların, ırkçılığın vesaire her türlü kötülüğün ortasında müzikle yarattığın güzellikleri çoğaltmaya devam etmeli ve hiç kimsenin seni yolundan döndürmesine izin vermemelisin. Alacağın en büyük ödül, günün birinde liseli bir müzik grubunun veya yıllarca uğraşıp bir yere gelemeyen müzisyenlerin elinden tutup, onların hayallerini gerçek kılmak olacaktır. Bu Eskişehirspor’un şampiyon olması gibi bir şey olmaz mı? 

Ulan yine nasıl bağladım Eskişehirspor’a, valla ben de anlamadım. 

***

Şarkımız, hayallerini ülke dışında gerçekleştirmeye çalışan Serkan Beyde'den gelsin. Gençliğimizde dandik stüdyolarda yaptığımız kayıtlara benzer amatör bir çalışma ama hem sözleri, hem bestesi güzel. Vokaldeki Yağmur Selçuk'un sesi ise büyüleyici.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder