18 Mart 2019 Pazartesi

İntihar

Ev, işten döndüğünde sığındığı, herkesten kaçıp saklandığı ve yalnız kalabileceği tek yerdi. Orası, ağladığında kimsenin onu göremeyeceği tek yerdi. Oysa ki ev, onun için hep bir ailenin yaşadığı yer olmuştu. Bu sefer yapayalnızdı. Üstelik bu yalnızlığın ne kadar süreceği belirsizdi. Üniversitede ev arkadaşları memleketlerine gittiklerindeki gibi geçici de değildi. Her akşam eski fotoğraflara, sakladığı kutudan çıkarıp, sızana kadar uzun uzun bakıyordu. Çaresizlik içinde, yaralarını acılarıyla pansuman yaparak kapatmaya çalışıyordu. Kanatıyordu bilerek, deşiyordu kendisine eziyet edercesine. Her akşam ruhu kan revan içinde kendinden geçiyordu. Bazen halının üzerinde, bazen  salondaki kanepede.

Sabahları telefonu onu uyandırdığında, bir daha aynısını yapmaması için kendisine söz veriyordu. Akşam eve geldiğinde, her defasında kendisine verdiği sözü hatırlamasına rağmen, bu kararını uygulamayı devamlı erteliyordu. Tuttuğu takımın taraftarına yakışır şekilde acı çekmeden zevk alıyor gibiydi. 

O kadın için zamanında her şeyi yapabilirdi. Aşık olduğu kadının babasıyla vedalaşırken mahcup şekilde, "elimden geleni yaptım, özür dilerim" demesini ve babasının ona hala evladı gibi davranarak "tamam evladım üzülme" demesini hatırladı. İhanetin ağırlığı altında dahi, ablasına şöyle demişti; "ona iyi bakın." Sokağın ortasında birbirlerine sarılmışlar, sanki boşandığı kadının değil de, kendi ablasıyla vedalaşıyormuş gibi hissetmişti.

O akşam eve döndüğünde bir karar aldı; asla erteleme olmayacaktı. O akşam anılarını kesinlikle yok edecekti. Bunun iki tane yolu vardı. Birincisi kendisini yok etmekti. Bunu daha önce denemişti ama becerememişti. İkinci yolu denemeye karar verdi. Son kez açtı fotoğrafların olduğu kutuyu; "bir gece daha ertele" dedi kendi kendine. O masmavi gözlere bakmaya doyamıyordu. Mutlu günlerde çekilen, her yerinden karşılıklı sevginin fışkırdığı fotoğraflara son kez baktı.

Çakmağı eline aldığında arka fonda İlhan İrem çalıyordu. Şarkı şöyle diyordu;
"Bu akşam sana ait ne varsa yakacağım."

İşte bu, intihar etmenin bir başka yoluydu. Sevdiğin insanlara zarar vermeden, bambaşka birisine dönüşmek de bir çeşit intihardı. Kimse fark etmese de, sen bilirdin içindekinin öldüğünü.

Alevler balkonun tavanını aydınlatırken, elindeki son resme baktı. "Nasıl da gülmüşüm" diye geçirdi içinden. "Nasıl da mutluymuşum".

İstemeyerek de olsa elindeki son resmi alevlerin içine bırakırken, İlhan İrem arka fonda çalmaya devam ediyordu;

"Anılarla beraber ben de yok olacağım." 

Yıllar sonra, yakılan resimlerin anıları öldürmediğini anlamıştı. Onca zaman sonra bile anılar beyninde canlanıp duruyordu. Resimleri yakarak anıları yok etme düşüncesi, bir insanın tüm sevdiklerinden vazgeçecek kadar hayata arkasını dönmesinin yani intihar etmesinin anlamsız olduğu kadar saçmaydı. Kim bilir belki de bizi biz yapan bu acı ve tatlı anılardı. 

Tüm anılarını alevlere emanet ettiği, bambaşka birine dönüştüğünü zannettiği o günden yıllar sonraki bir gündü. Birini karşılamak üzere gittiği şehirler arası otobüs terminalinin park alanına doğru ilerlerken önündeki araba durunca, O da durmak zorunda kalmıştı. Öndeki arabadan iki kadın ve bir erkek indi. Yıllar önce resimlerini yaktığı kadınla göz göze geldi. Kadın, anılarındaki gibi güzel gülüyordu. Kendisinin aksine hiç yıpranmamış gibiydi. Dalıp gitti o maviliğe. Durabildiği kadar durdu trafiğin ortasında ve o güzelliğe belki de son kez baktı. Park alanına girmeye çalışan araçların korna sesleri arasında arka koltuktan bir uyarı geldi;

-Hadi baba, annemi özledim.

***


GÜRCAN'a...

"Yaşamaya Mecbursun" Gürcan kardeşim. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder