18 Haziran 2009 Perşembe

Ronaldo'yu Sevebilmek

Ronaldo’dan nefret edenlerden misiniz? Takım oyunu oynamayan, yeteneklerini takım için değil sadece kendi çıkarlarına kullanan bir futbolcuyu sevebilir misiniz? Geçtiğimiz sezon Servet’in hem Galatasaray hem de Milli Takım’da, sakatlığına aldırmadan oynadığı oyun, kimine göre aptalcaydı, kimine göre ise takdir edilmesi gereken bir fedakarlık. Ama sonuçta, çoğunluğumuzun iğrenerek izlediği burun silme tiki nedeniyle aşağıladığı Servet, oynaması imkansız hale gelene kadar, kemiği kırılana kadar yüreğini sahaya koyduğu için, futbolseverlerin büyük saygısını kazandı. Taraftar sahada yüreğini ortaya koyan futbolcuyu sever. “Sakatlık pahasına” mücadele edebileni sever. Topu çizgiden çıkarmak isterken kafasını direğe vuran futbolcuyu, gole engel olamasa da, tedavisi sonrası ayağa kalktığında, kafasındaki beyaz bandajı görüp alkışlamayı sever. “Taksi tutsa yetişemez” şeklinde literatüre giren bir pasın peşinde koşan futbolcuyu, kafasından süzülen kanın, suratını kıpkırmızı yaptığı futbolcuyu, tribüne çağırdığında elini kalbine götürerek mütevazi bir teşekkür göndereni değil, elini yumruk yapıp oley oley oley dedirteni sever. Peki ya Ronaldo? Bir insanın futbol yeteneğinin üst seviyede olması, onun sevilmesi için yeterli bir neden midir? Yetenekli olmak, sevilen bir futbolcu olmaya yeter mi?

Tarihimize baktığımızda Ronaldo kadar olmasa da, devrin top cambazı olmayı başarabilmiş bir çok futbolcu vardır. Bu futbolculardan bir tanesi Eskişehirsporlu Ender Konca’dır. Bir pazar günü, kendi seyircisi önünde, orta sahada rakibinin bacakları arasından topu geçirip onu çalımlar. Sonra döner, aynı adamı aynı şekilde bir kere daha çalımlar. Maç bittiğinde kendisini dışarıda bekleyen babasının yanına gidip, kazanılmış bir maç sonrası babasının elini öpmek için eğilir ama babası okkalı bir tokat atar Ender’e. Ender ne oluyor, neden vurdun demeye kalmadan, babası açıklar; “utanmıyor musun, karşındaki adam da bundan ekmek yiyor.”

Futbolun içinde olmazsa olmaz güzelliklerden biridir, rakibine saygı duymak. Aykut Kocaman’ın Trabzon’da yaptığı gibi gerçek olmalıdır. Yıllar geçip, teknik direktör olduğunda bile bu güzel özelliğini kaybetmemiş olduğunu göstermiştir. Bir TV röportajında şöyle bir soru yöneltilir kendisine;
-“Hocam siz gollerden sonra hiç sevinmiyorsunuz, bu çok merak ediliyor, neden hiç sevinmiyorsunuz?”
-“Elbette seviniyorum ama bu sevinci abartmıyorum. Yanımdaki kulübede bulunan meslektaşım üzülürken, benim aşırı sevinç içinde bulunmam, doğru olmaz”
Asalet dediğimiz şey bu olsa gerek.

Taraftar kanının son damlasına kadar mücadele edeni sever dedik. Bunu gerçekten çok abartmış bir futbolcu vardır. Eskişehirspor’un parlak dönemlerine imza atmış kadrodan Necdet Yıldırım. Hani o şehrin çocuğu da değildir kendisi, Samsunlu’dur. Şortunun içindeki kana aldırış etmez. Çektiği ağrıları saklar. Maçlara çıkabilmek için rahatsızlığını herkesten gizler. Tam 9 tane maç oynar o haliyle. Kimseye belli etmediği hastalığı artık ilerlemiştir. Ağrıları dayanılmaz hale gelip, kanaması ciddi boyuta geldiğinde hastaneye kaldırılır. Necdet bağırsak kanseridir. Tedavisi için İngiltere’ye gönderilir. İstanbul Çiçek Pasajında oturmuş bir grup taraftar, konu Necdet’in rahatsızlığına sıra geldiğinde "ne yapabiliriz" diye düşünürler. Bir mektup yazarlar Kraliçe II.Elisabeth’e. Beyoğlu’ndaki bir çiçekçiye giderler. Çiçeğe iliştirdikleri mektupta II.Elisabeth’e rica ederler, “iyi bakın Necdet’imize” diye. Bir süre geçer ve Kraliçe’den cevap gelir. Milliyet gazetesi haberi yandaki gibi geçer. (resim için Özgür Topyıldız’a teşekkürler)


Eskişehirspor’dan devam edelim. Bugünlerde süt ürünleri ticareti yapan Faik Şentaşlar, zamanının iyi sol beklerinden biridir. 1970 yılı ve ESES’ler Sevilla ile Avrupa Fuar Şehirleri Kupası’nda karşı karşıya gelecek. İlk maç İspanya’da. Soyunma odasında Faik parmağındaki ağrıdan şikayetçi. O zamanlar doktor yok, masör var. Masör bakıyor parmağına “bir şeyin yok” diyor. Sonra da Gegiç’in yanına gidiyor ve kulağına eğilip şöyle diyor;
-Hocam Faik’in parmağı kırık.
Gegiç masöre cevap veriyor;
-Sesini çıkartma.
Maç esnasında Faik sol ayağındaki o kırık parmağa rağmen, bir çok orta kesiyor içeriye. Maç sonunda ise kendisine gerçeği söylüyorlar.

Yeni doğmuş bebeğini öğle namazında toprağa veren ve akabinde o gün maça çıkan İsmail Arca var mesela. Bir sanatçı ruhuyla işini yapan İsmail Arca. Hani en yakınındakini kaybetse bile, tiyatro sahnesinde oyununu oynayan büyük sanatçılar misali.

Beni son dönemlerde en çok etkilemiş anı ise bir ikinci lig futbolcuna ait. Sabah telefondaki ses kendisine babasının ölüm haberini verir. Futbolcu takımıyla kamptadır. Bir kaç saat sonra maça çıkacaklardır. Babası onu 2.lig B kategorisinden bir üst lige çıkmak için oynadıkları play off maçlarında hiç yalnız bırakmamıştır. Tekerlekli sandalyesinden saha içinde oğluna destek veren babası artık yoktur. Haberi aldıktan sonra, telefonu kapatır. Gözlerindeki yaşı silip, takım arkadaşlarının arasına karışır. Takım stadyuma gelir, tribünler yine doludur. Soyunma odasında taktikler verilir. Maç başlar. O gün sahanın en iyilerinden biri, O’dur. Maç bittiğinde skor tabelası 0-0 diye yazar. Tribünler takımı tribünlere çağırmaktadır. Tüm futbolcular tribünlere giderken, O, ağlayarak soyunma odasına üstünü giyinmeye gider. Tribünler kaptanlarının bu tutumuna anlam veremez. Ne oldu acaba diye düşünürlerken, stat hopörlerlerinden o acı haber anons yapılır; “değerli Eskişehirspor taraftarı. Kaptanımız Zafer Şahin’in babası vefat etmiştir. Başımız sağolsun”. Sadece taraftarlar değil, Zafer’in takım arkadaşları da şok olmuştur bu habere. Hepsi koşarak Zafer’in yanına giderler. Bir maç daha bitmiştir. Aradan yıllar geçmesine rağmen, bugün hala formasının arkasına Zafer Şahin yazdıran taraftarlar vardır.

“Benden nefret edilmesi hoşuma gidiyor” diyebilen Ronaldo’yu sevebilmek, nasıl bir duygudur acaba. Kimine göre bu yazdıklarım bir züğürt tesellisidir. Ama rengi ne olursa olsun, formamın arkasında Zafer Şahin yazdıkça, Ronaldo'yu sevebilmem mümkün değildir.

1 yorum:

  1. en iyi olmakla, en büyük olmanın arasındaki farkı gösteren nefis bir yazı olmuş.

    YanıtlaSil