
Bir cumartesi günüydü. Telefonuma mesaj geldi. Mesajda “Belki inanmayacaksın ama Arsenal maçındayım” diyordu. Hemen telefonuma sarılıp mesajın sahibini aradım. O ambiansı hissetmek istedim. Telefonuma cevap veren arkadaşımın sesinden belliydi, çok mutluydu. Sonra maça dair fotoğrafları gördüm. Arkadaşım İstanbul takımlarından birinin esaslı bir taraftarıydı ama üzerinde Arsenal formasıyla fotoğraf çektirmişti. İşte bu her taraftar için gerçek bir kaçamaktı. Esas taraftarı olduğu takımına olan sevgisine zarar vermeyecek küçük ama çok değerli bir kaçamak. Zaman zaman çoğumuzun yaptığı, zararsız bir girişim. Taraftarı olduğumuz takıma olan memnuniyetsizliğimiz değildir belki sebebi. Futbolu sevdiğimizden olabilir. Bu bir aldatma değildir, çok eşlilik değildir. Farklı pozisyonlar, hem sekste hem de futbolda, insanın bu işten haz alması için gereken temel öğe değil midir? Gol pozisyonu olmadan orta saha mücadelesiyle geçen nice karşılaşmalar oynanmıştır, canımız sıkılmıştır. Oysaki farklı pozisyonlar heyecan getirir, hem futbola hem de sekse. Kimbilir belki de bundan dolayı, “beraber gidelim bir başka maça” diye sözlendim arkadaşımla. Farklı pozisyonlar, eskilerin tabiriyle değişik enstantaneler görmeye.
Taraftarlık , zaman zaman eşlere olan bağlılıktan daha ileri boyutlara varmaktadır. Takımımız için çok rahatça katlanabileceğimiz zorluklara, eşlerimiz veya sevgililerimiz için katlanamayız. Mesela saatlerce bilet kuyruğunda bekleriz. Güneş tepemizdedir veya soğuk içimize işlemiştir. Yine de o bilet alınır, o maça girilir, takım desteklenir. Ama eşimiz, bir yerlerde buluşmak için anlaştığımız saatten 15 dakika daha geç gelse, demediğimiz kalmaz. Veya akşam yemeği için dışarı çıkılacaktır ve eşiniz hala hazırlanamamıştır. 30 dakikadır beklemektesinizdir. Artık yetmiştir. Canımız sıkılır. Daha fazla bekleyemeyiz. İnip, “arabanın camlarını temizleyim bari” diye düşünürüz. Takımımız o denli önemlidir ve hayatlarımızda o kadar ayrı bir yerde durmaktadırlar ki, tek bir dokunulmazlık zırhımız vardır; takımlarımız. Bu denli önem verdiğimiz bir noktada neden ikinci bir takıma gereksinim duyarız peki? İster sekse düşkün olun, ister futbola, çok eşlilik her ikisinde de, çeşitli nedenlerle sıkça tercih edilmektedir. Kimine göre anlaşılmaz bir durumdur. Kimine göre ise kaçınılmaz.
Anadolu’da sıkça yaşanan bir durumdur; önce kendi şehrinin takımı tutulur, arkasından malum takımlar. Bir kural gibidir bu. Çocuklar televizyonda, gazetede hep belli başlı takımların isimlerini duyarlar. Mağaza vitrinlerinde hep onların formaları satılır. Okulda hep aynı takımların münakaşaları yapılır. Kabul etmek gerekir ki, hemen her şehirde bu ikilem içinde kalan milyonlarca taraftar vardır. İkinci bir takıma sahip olanlar için, sadece Malatyasporluyum veya sadece Giresunsporluyum demek, ilginç gelmeye başlar. Çünkü bu tek takıma gönül veren insanlar gerçekten özeldir. “Sen başka takım tutmuyor musun?” şeklindeki sorulara muhatap olmaktan kurtulamazlar. Ve Anadolu’daki tribünlerde sıkça gördüğümüz gibi, çocuk yaştaki birçok taraftarın üzerinde malum takımların forması varken, çocuk taraftar oturduğu şehrin takımının maçına gelmiştir. Babası gibi çok eşli olmaya alıştırılmaktadır. Durum normalleştirilmektedir. Küçük kaçamakalardan zevk almak varken, bunu bir yaşam tarzına dönüştürmeye başlanmıştır.

İzmir’de Göztepe taraftarları çok eşlilik kavramına biraz da alaycı yaklaşmayı uygun görmüşler ve “İzmir’li olup da İstanbul takımlarını tutanlar, lütfen bizim takımlarımızı tutun” diye tribüne pankart asmışlardır. Sakaryasporlular, Tatangalar isimli dergilerinde “çok eşli taraftarlık olamaz, olursa bunun adı kimlik bunalımıdır” demektedirler. Lig TV’nin Eskişehir’deki bir sokak röportajında yaşananlar , nasıl güdülendirildiğimizin güzel bir örneğidir. Röportaj yapan arkadaş "hangi takımı tutuyorsunuz?" diye soruyor. Taraftar da cevap veriyor; “Eskişehirspor’u” diye." “Başka takım tutmuyor musunuz?" şeklindeki klişe soru geliyor arkasından ve taraftar şu cevabı veriyor; "Yanlış soruyorsunuz. Burası Eskişehir. Ben başka bir takım söylediğim zaman siz, “neden Eskişehirspor’u tutmuyorsunuz da başka bir takımı tutuyorsunuz” şeklinde sormalıydınız” diyor. Bu röportajı hiç kimse izleyemedi çünkü o sokak röportajlarında, sorulara istenilen cevapları verenlerin görüntüleri yayınlanmış ama yayınlanması gereken bu esas cümleler yayınlanmamıştır. Bilmek gerekir ki, bazı sevgiler ekonomik anlamda para etmese de, manen kalplerden silinemez. Medyanın olaylara bu yaklaşımı, “Anadolu’dan bir şampiyon çıksın artık” söylemiyle bire bir çelişmektedir. Çok eşliliğin en önemli yönlendiricisi konumundaki medyamız, belli takımlar etrafında dönmekte olan ligimizin kalitesizliğinin ve Anadolu-İstanbul ayrımcılığının kanımca en önemli tetikleyicisidir. Mesela belli takımlar gol attığında “goooool” sesi nedense daha bir gür çıkar. Gazetelerde nedense hep belli takımların haberleri yapılır. Nedense hep belli takımların maçları önce verilir. Onların maçlarına ayrılan süre her zaman daha uzundur. Çünkü belli takımlar medyamız için neredeyse beş para etmez. Anadolu’dan Avrupa Kupalarına katılan takımlarımız dahi bu ilgisizlikten nasiplerini alırlar. Anadolu takımlarına Avrupa maçlarında hiçbir kanal yatırım yapmayı uygun görmeyebilir. Zaten oynanan futboldan ve alınan sonuçlardan tatminsiz olanlar, bir süre sonra kendilerine daha kolay ulaşabilecekleri ikinci bir takım seçmek zorunda kalırlar. Tatminsizlik en tehlikeli noktadır. O noktadan sonra artık ya acılardan zevk almayı öğreneceksinizdir yada işin kolayını seçip kendinize bir kurtarıcı takım seçeceksinizdir. Konfiçyus’un “acı çekmeyen insan olgunlaşmaz” sözü doğruysa eğer, Anadolu’da yeterince acı çekerek , erkenden olgunlaşıp dalından yere düşmüş milyonlarca kemik diye tabir edebileceğimiz taraftarlar mevcuttur. Acı, hayatın bir parçasıdır artık onlar için. Sakaryasporluların bu konudaki tespitini bu açıdan çok yerinde buluyorum. Dedikleri gibi
taraftarlık, gerçekten bir kimlik sahibi olabilmeyi başarmış insanlarca taşınabilen, yükü oldukça ağır bir görevdir. Kaldı ki, herkesin bu yükü taşıyabilecek yüreğe sahip olmasını beklemenin, çok da makul bir beklenti olmadığı aşikardır. Bu taraftarları özel yapan da zaten işte budur.
Futbolu seven herkes hayatında en az bir kere kaçamak yapmıştır. Esas taraftarı olduğu takımın haricinde, futbolunu beğendiği herhangi bir takımın maçını izlemek için hatta ona destek vermek için stadyuma gitmişliği vardır futbolseverlerin. Mesela Gençlerbirliği’nin Avrupa Kupası’ndaki Parma zaferinden sonra oynanan Valencia maçında, Ankara 19 Mayıs stadyumunda aslında Gençlerbirlikli olmayan ama Gençleri destekleyen bir çok başka takım taraftarı vardı. Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği başında görev yaptığı bu dönemde, Gençlerbirliği öyle bir futbol oynuyordu ki, lig maçlarında dahi Gençler’i tutmayan ama izlemeye ve desteklemeye gelen , futbol aşıkları olurdu. Bu tür kaçamaklar yapmak, futbolu sevenlerin, güzel bir futbol maçı özlemiyle yanıp tutuşanların asla vazgeçmeyecekleri bir durum olsa gerek.
Geçtiğimiz yıl, bir alışveriş merkezindeki kitapçıya uğradığımda sayısı çok az olan futbola dair kitapları teker teker incelerken, içlerinden bir tanesi, sadece bir tanesi daha çok ilgimi çekmişti. Bir tane kalmış “İnadına Göztepe” kitabı, takımın amatör ligde olmasına aldırış etmeden, bir sene daha amatör kümede oynamasının kesinleştiği o günlerde, inadına rafta duruyordu. Hem de Tanıl Bora’nın ve Simon Kuper’in kitaplarının arasında. Dimdik ayaktaydılar, takımlarının hangi ligde oynadığını çok da önemsemeden, hala tribünlerdeki yerlerindeydiler. Yıllardır uğruna azap çektikleri sevdalarının peşindelerdi. İnadına… Şu üç günlük dünyada, zaferler peşinde koşan bir takımın taraftarı olmak varken, kaç kişi sevgisi uğruna acı içinde böylesine dimdik ayakta durabilir ki. Kitabı bu güne kadar okumamış olmama rağmen, raftan alasım gelmedi. Tek kalmıştı. Orada durmalıydı. O haliyle çok fazla şeyler anlatıyordu.
Ama sadece anlayabilenler için…
Sadece anlamak isteyenler için…
Ve sadece yüreği yetenler için…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder