30 Eylül 2019 Pazartesi

Şirketleşme

Eskişehirspor başkanı zengin olmak zorunda mıdır?
Peki zenginlik nedir?
Maddi anlamda zenginlik, bankalardaki hesaplarının içinde yer alan miktarla ölçülebilen bir tanım. Manevi anlamdaki zenginlik ise paha biçilemez, satın alınamaz bir sevgiye sahip olup olmadığıyla veya vicdani duygularıyla ölçülebilir. Evet, Eskişehirspor başkanında bunların her ikisi de olmalıdır. Tüm gelirleri temlikli olan, yüzlerce milyon lira borcu olan bir spor kulübünü çulsuz bir başkan yönetemez. Manevi olarak zenginliği arşı aşmış bir başkan seçecek olsak, Eskişehirspor için kendini parçalayan bir sürü taraftarın arasından birini seçerdik ve sorunu çözerdik. Umarım bu iki zenginliğe sahip olan bir başkanla yolumuza devam ederiz. 

Bu yazıda bahsetmek istediğim ise, hemen herkesin dilinde olan şirketleşme. Başta Yılmaz Büyükerşen olmak üzere, şirketleşmenin kaçınılmaz olduğu ve şirketleşme olmadan kulübün mevcut sıkıntılarını aşamayacağı belirtiliyor. Bunun ne derece doğru olduğu, biraz da şirketleşmeden ne anladığınıza,  nasıl bir şirketleşmeden bahsettiğinize göre değişen bir durum.

Eğer bahsi geçen şirketleşme şekli, kulübün sahiplik kazanmasına neden olacak bir model ise çok tehlikelidir. Şirketleşmede, kanun gereği kulübün aktif ve pasifleri beraber şirkete devrolur. Zaten böyle bir durumda hangi yatırımcı yüzlerce milyon lira borcu olan bir işletmeyi sahiplenir ki? Yine de, "Chelsea, M.City yaptı, biz de bulalım bir Arap zengini, kurtulalım bu durumdan" düşüncesinin ne denli tehlikeli olduğuna örnekler vererek devam edeyim. 

İngiltere'de Wimbledon kulübü bu şekilde satıldı. Sonra ne oldu dersiniz? Kulübü satın alanlar, önce kulübün adını Milton Keynes Dons yaptı, sonra logosunu değiştirdi, en sonunda da kulübü Wimbledon'dan 130 km öteye taşıdı. Artık ortada Wimbledon diye bir kulüp kalmamıştı. Bunun üzerine Wimbledon taraftarları kulübü yeniden kurdular ve en alt ligden yarışmaya başladılar. Şu anda ikisi de premier ligin iki altında 1. ligde mücadele ediyorlar. 

Bir başka örnek ise Austria Salzburg. 2005 yılında kulübü Red Bull firması satın aldı. Önce adını Red Bull Salzburg yaptı. Akabinde renkleri değiştirdi. Bu değişimi logo takip etti. Logonun üzerine 2005 diye yazmak istediler ancak lig yönetimi bunu kabul etmedi. Çünkü bunu yaparlarsa yeni bir kulüp olarak tescil edilmesi gerektiği ve en alt ligden başlamaları gerekeceği bildirildi. Bunun üzerine logoya 2005 yazamadılar ama artık ortada bir Austria Salzburg kalmamıştı. Taraftarlar renklerin değiştirilmemesi konusunda epey bir baskı yaptılar ama bunun karşılığında küçümseyici bir cevap aldılar. Yönetim dedi ki; "deplasman maçlarında kalecimizin çoraplarında mor menekşe renkte bir çizgi olabilir." Austria Salzburg taraftarları aynı Wimbledon taraftarı gibi kulübü yeniden kurdular. Şu anda Salzburg bölgesel liginde mücadele ediyorlar. Skor taraftarları ise Reb Bull Salzburg tribünlerinde.

Aslında bu kadar uzaklara gitmeye de gerek yok. Kasımpaşa logosunun nasıl değiştiğini hatırlarsınız belki. Kulübün rengini, logosunu, adını, tarihini, kültürünü önemseyenler için bu modeldeki bir şirketleşmenin ne denli büyük bir tehdit olduğu ortadadır. 

Bir başka şirketleşme modeli ise, şirketin belli bir kısmını halka açarak finansman sağlamayı amaçlıyor. Milyarlarca borcu olan ve halen hisse senetleri borsada işlem gören Türk kulüplerine bakarsanız, iyi yönetilmediğiniz sürece bu tür bir şirketleşmenin de işe yaramadığını görebilirsiniz. Malatyaspor'un da iyi yönetilmediği için, ülkenin ilk şirketleşen kulübü olmasına rağmen yok olduğu bilinen bir gerçektir.

Sonuçta şirketleşme tek başına bir kurtuluş değil hatta seçilecek yönteme göre büyük bir tehdittir. Diğer taraftan bir şeyler yapılmazsa da sonumuz iyi olmayacak. Burada kesinlikle doğru olan düşünce ise, Eskişehirspor'un sadece dernekler statüsü ile yönetilemeyeceğidir. Büyük bir endüstri haline gelmiş sektörde amatörce yöneterek, geleceği inşa edemez ve rakiplerinizle mücadele edemezsiniz. Evet kesinlikle profesyonel ve sürdürülebilir bir finansal yapıya kavuşmamız gerektiği ortadadır. Şirketleşme modellerini teker teker konuşmak yerine kendi kültürümüze en uygun şirketleşme yapısını konuşmamız daha doğru olacaktır. Bu da, dernek yapısını muhafaza ederek şirketleşmedir. Bu modelde, kulübün en fazla %40'ı dış finansmana açılır. Kulübü kimin yöneteceğini üyeler genel kurulda belirler, kulübün kasasını ise o kulüp yönetimi ve kulübe fon yaratan şirketlerin temsilcileri beraber yönetir. Bu şekilde hem finansman sağlayan şirketlere yönetimde söz hakkı vermiş olursunuz hem şirket içi denetimi sağlamış olursunuz, hem de kulüp sizin kulübünüz olarak faaliyetlerine devam edebilir. "Neden dernek yapısını muhafaza etmeliyiz" diye sorulacaktır. İşte şimdi bu yazının başında belirttiğim manevi zenginliğe geliyoruz. Maddi zenginliğin yanına, manevi zenginliğinizi koymadan başarıyı sürekli kılmak imkansızdır. Bir spor kulübünün manevi zenginliğini yok etmemek, kulübün ruhunu canlı tutmak gereklidir. İyi gün var, kötü gün var. İstediğiniz kadar paranız olsun, manevi tarafınız zayıfsa, en ufak bir başarısızlıkta bu endüstriyel ortam sizi dibe çekmeye hazırdır. İster dernek olun, ister şirket, ihtiyacınız olan iyi yönetilmektir. Şirketleşme konusunda düşüncelerimi çok kısa olarak özetlemeye çalıştım. Umarım yakında tartışmaya da başlarız.

Son olarak, kulüplerimizin dernekler kanunu dışında başka bir yasaya ihtiyacı vardır. Sadece biz değil, hiçbir spor kulübü dernekler yasasıyla yönetilmemelidir.


***

Abba'nın 1980'de söylediği bu güzel şarkıyı, harika kadın Meryl Streep oyunculuğuyla birlikte bizlere sunuyor. Şarkı, hayatın acımasızlığını yüzümüze vura vura "kazanan hepsini alır" diyor. İnşallah şu zor günlerin kazananı Eskişehirspor olur.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder