28 Mart 2019 Perşembe

Güç

Güç, içinde bulunduğunuz kurumda sahip olduğunuz konumla mı alakalıdır yoksa içinizde bir yerlerde mi saklıdır? Güçlü olan silahsa, kalemi kılıçtan keskin yapan güç nerededir?

Ülkenin büyük bir sanayi kuruluşunda yöneticilik yaptığım yıllarda, çalışma arkadaşlarımla bir sohbet toplantısında şöyle bir konuşma yapmıştım; "Apoletlerinizi söküp attıklarında, karşı kaldırıma geçtiğinizde, sizi kaç kişi arayıp sorarsa o kadar güçlüsünüzdür. Yani, gücünüzü bulunduğunuz kurumdan değil, kendinizden alın. Kimse için eğilip bükülmeyin. Siz zaten burada sizi beğendikleri için çalışıyorsunuz. Yanlışa yanlış, doğruya doğru demekten çekinmeyin. Maaşlarınıza, primlerinize karar verenler, sırf onlar gibi düşündüğünüz için size diğerlerinden daha fazla para vermeyecektir. Verseler bile eğilip bükülmenize değmez, birilerinin adamı değil kendiniz olun, düşündüklerinizi ifade etmekten korkmayın. Benim, her dediğimi onaylayıp yerine getirene değil, sorgulayan, hesap soran, benimle çatır çatır tartışan arkadaşlara ihtiyacım var."

Aslında belli bir noktaya gelen her yönetici için böyle akıl vermek işin en kolay yolu gibi gözükür ama hayatımın her anında bu düşünceyi uygulamaktan hiç vazgeçmedim. Lisede edebiyat öğretmenimiz, bir kız arkadaşın boynundaki gümüş kolyeyi koparıp almıştı. Kız arkadaşımız sınıfın en başarılı öğrencisiydi. Sessiz, sakin ve uysal bir kişiliğe sahipti. Kızcağız ağlamaya başlayınca ayağa kalktım ve "bu yaptığınız yanlış" dedim. Sınıfta bir sessizlik oldu. Okulun en belalı öğretmenine kafa tutuyordum. "Yarın ben de kolye takıp geleceğim ve siz onu benden alamayacaksınız."

Okuldan döndüğümde annemden kullanmadığı bir kolyesini vermesini istedim. Bir çekmeceyi açtı ve hazineyle yüz yüze geldim. İnce bir zincir aldım, ucuna da gümüşten bir yılan taktım. Ertesi gün okula gittiğimde sınıfı örgütledim. Herkes, edebiyat öğretmenine beni açıkça ispiyonlayacaktı. Öğretmen derse girdi, tüm sınıf başladı şikayete;
"hocaaam, Bülent kolye takmış"

Önce duymamazlıktan gelmişti ama en ön sırada oturuyordum. Takım elbisenin üzerine zincir takmış Harlem'in köşe başlarını tutmuş uyuşturucu satıcılarından halliceydim. "Sen arkaya otursana, boyun uzun, neden hep önde oturuyorsun?" dedi. Dedim ki, "ben sınıf başkanıyım, istediğim yerde otururum." Her cevap verişimden sonra sınıfta bir alkış kopuyordu. O alkışlar beni daha da cesaretlendiriyordu. Yanına çağırdı, gittim. Kulağıma fısıldadı;
-O kolyeyi bana ver, sorun çıkmasın.
Sonra ben de onun kulağına fısıldadım;
-Yiyorsa dün yaptığın gibi söküp alsana.

Gençlik yıllarımda öğretmenlerimle hep iyi geçinmiştim. Dersimize hiç girmemiş hocalarla bile bir şekilde muhabbetimiz vardı. Bazen futboldan, bazen müzikten bahsederek koridor sohbetleri yapardık. Ancak bu sefer karşımda öğretmen değil, egolarını savunmasız öğrenciler üzerinde tatmin etmek isteyen biri vardı. Konumunu kullanıp, öğrenciye eziyet eden birine karşı sessiz kalmamak gerekiyordu. 

Ders saati bitti ama edebiyat ile ilgili hiçbir şey öğrenmemiştik. Zil çalana kadar tüm sınıfa hakaretler, ailelerimizde iş olmadığına dair söylemlerle ders bitti. Her lafına bir cevabım olmuştu ve tenefüste, haliyle sınıftakilerin aşırı ilgisiyle karşılaşmıştım. İkinci ders için zil çaldı ama hoca ortada yoktu. 15 dakika sonra geldi ve hiçbir şey olmamış gibi ders anlatmaya başladı. Bir kaç dakika sonra müdür yardımcısı geldi. O bile tırsıyordu hocadan. Aman bana bulaşmasın da, şuradan kaçıp gideyim edasıyla sordu.
-Hocam Bülent'i alabilir miyim?
-Ne yapacaksınız onu, müdür mü çağırdı?
-Evet hocam, müdür bey çağırdı.
-Hah şimdi göreceksin gününü. Haydi defol git sınıfımdan.

Müdür muavini tenefüste yaşananları bildiği için söze girdi.
-Yok hocam, kantin ihalesi var da. Öğrencileri temsilen Bülent'i götüreceğiz.
-Ne? Koca okulu temsilen bu terbiyesizi mi seçtiniz?

Sınıf kahkahalarla gülerken dışarı çıktım. Müdür muavini koluma girip bana tenefüste olanları anlattı. Hoca beni müdüre şikayet etmiş. Müdür de, beni korumuş.
"Futbol takımının kaptanı, tiyatronun başrol oyuncusu bir öğrenciyi okuldan atamam" demiş müdür. "Ama çok ısrar ediyorsanız tayininizi isteyebilirsiniz"

O sene edebiyattan sınıfta kaldım ve öğretmenler kurul kararı ile geçtim. İki sene sonra üniversite öğrencisi olarak, bende emeği olanların elini öpmeye, eski okuluma gittim. O öğretmen artık orada değildi. Öğretmenler odasında bana çay ısmarladılar, sonra kapıya kadar gelip arkamdan el salladılar. Gerçek şu ki, gücünüzü bulunduğunuz kurumlardan ve o kurumlardaki konumunuzdan alırsanız, sizinle işleri bittiğinde tuvalet kağıdı gibi atarlar ve üstünüze sifonu çekerler. Ancak gücünüzü kendinizden, yeteneklerinizden, duruşunuzdan ve sizi siz yapan ne kadar değer varsa o değerlerden alıyorsanız, sizi yıkmak istediklerinde karşılarında kocaman bir kaya bulacaklardır.

Mesela sizi Eskişehirspor yöneticisi olarak değil de, adınızla mı anıyorlar bakın.
Mesela size bilmem hangi belediyenin başkan adayı olduğunuz için mi saygı duyuyorlar, yoksa adınıza saygı duydukları için mi, değerlendirin.
Mesela bulunduğunuz kurumdan ayrıldığınızda müşterileriniz sizi arar mı, eski çalışma arkadaşlarınız hal hatır sorar mı, kendi kendinize değerlendirin. 

31 Mart günü belediye başkanlarını ve mahalle muhtarlarını seçeceğiz.  

40 sene önceki belediye başkanı kimdi?
30 sene önce muhtar kimdi?

Bu soruların cevabını bu seçimlerde oy kullanacak kaş kişi bilebilir ve kaçı umursar? Bundan 50 yıl sonra da, bu hafta yapılacak seçimin sonucu kolay hatırlanmayacak. Ama biz gibi Eskişehirsporlular Amigo Orhan'ı, Yalçın Kılıçoğlu'nu, Abdullah Gegiç'i, İsmail Arca'yı hep hatırlayacaklar. Biz gibi vatanseverlerin Gaffar Okan, Uğur Mumcu ve daha nicelerini hiç unutmayacakları gibi. İşte onlar gibi olmaya çalışmalıyız. Gücümüzü oradan buradan değil kendimizden almalıyız. Bu dediğim, kurumlar için de geçerlidir. Eskişehirspor gücünü belediyeden, validen veya bir sponsor firmadan almamalıdır. Eskişehirspor, gücünü kendi kültüründen, kendi değerlerinden almalıdır. Sırtını yasladığı tek kurum, onu karşılıksız sevenler olmalıdır. Aksi halde, şarkıda dediği gibi bizimle işleri bittiğinde kötülerin intikamını bizlerden alırlar. Acımazlar, acıtırlar.

***
Bir müzik öğretmeni, lisedeki öğrencisinin şarkılarını beğeniyor. "Gel" diyor "bunları bir albüm yapalım." Gücünü duygularından alan Mehmetcan Yazıcıgil'in adını daha fazla kişinin duymasını temenni ediyorum. O öğretmenin de ellerinden öpüyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder