5 Kasım 2018 Pazartesi

Ölüm Kalım Meselesi

Liverpool efsanesi Bill Shankly şöyle demiş;
"futbol bir ölüm kalım meselesi değildir, çok daha önemlidir"

Taraftarı olduğumuz kulüplerin maçlarında hepimizin kalbi gümbür gümbür çarpar. Engellenemez bir tepkidir, başa çıkılması imkansızdır. Sevmekle, çok fazla değer vermekle ilgilidir. Galatasaray - Fenerbahçe maçında, tribünde kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Koray Şener kardeşimize Allah'tan rahmet, sevenlerine başşağlığı ve sabırlar diliyorum. Renkler, camialar farklı olsa da, karşılıksız sevebilen tribünler için gönüllerimiz birdir. Allah rahmet eylesin.


Yunus Emre'nin hocası Taptuk Emre şöyle demiş;
-Aşkla yola çıkan sırtında dünyayı taşır. Aşksız yola çıkan ise beden diye bir ceset taşır.

Eskişehirsporlu olunca illa ki aşk ile çıkıyorsun yola. Bizim için her maç deplasman ve maçı kazansak bile şehirden ayrılınca sonuçta yenilmiş oluyoruz. Bu güzel kenti geride bırakmak yenilgilerin en büyüğü. Eskişehir'in dışında yaşayan Eskişehirsporluların özeti böyle. Ancak avantajları da var. Her daim şehirde olanlara sıradan gelen konular, bizlere çok özel duygular yaşatır. Sabah dükkana gelen simitlerden kalan son bir kaç taneyi, günün son trenine binmeden önce taze olup olmadığını umursamadan satın almak gibi. Susamadan Kalabak suyu içmek çabası gibi. Ve daha bir sürü şey ama hepsinden önemlisi Eskişehirspordur. Eskişehir'i sevmenin olmazsa olmazıdır Eskişehirspor. Ne bozası, ne çiböreği, ne simidi, ne suyu, Eskişehirspor olmadan hiçbir şey ifade etmezler. Eskişehir'in içinden Eskişehirspor'u çıkarırsanız şehir sıradanlaşır. Eskişehirsporsuz Eskişehir, milyonlarca liranın en soluna sıfır koymaktır.

Artık öyle bir noktadayız ki, her maçın önemi bir öncekinden fazla. Futbolcusu ayrı, hocaları ayrı, alt yapısı ayrı, taraftarı ayrı mücadele veriyor. Muazzam olumsuzluklar içinde, hepimizin adına mücadele veren bir grup insan var. Böyle bir ortamda hem kulübü yaşatmaya çalışanlara engel olmamak, hem de kulübe ağır zararlar verenlere karşı suskun kalmamak arasında incecik bir çizgi var. Ben suskun kalmamayı ama kulübü yaşatmaya çalışanlara istemeden de olsa köstek olmamayı tercih ediyorum. Nasıl olsa iş işten geçmiş durumda. Olmayan yönetimi eleştirerek, kulübün menfaatine bir şeyler yapmaya çalışan ve mesailerinden veren dostlarımızın işlerini zorlaştırmanın kimseye bir faydası olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar mümkün gözükmese de, 2 hafta sonra olması muhtemel ayrılıkları engellemek, kulübün mevcut işleyişine devam etmesini ve transferin açılması için çalışanların işlerini daha da zorlaştırmamak gerekiyor. O yüzden hazır 3 puan daha almışken, gelin onlardan, "Bizim Çocuklar'dan" bahsedelim.

Taraftar maç için evden çıkarken bile heyecandan dizleri titriyor. Maça girince, o güzelliği görünce kalbi pır pır oluyor. "Bizim Çocuklar"ın on binlerce taraftarın karşısında ayaklarının dolaşması kadar normal ne olabilir ki? Ama artık ilk haftalardaki gibi ayakları dolaşmıyor, çıkıp çatır çatır futbol oynayabildiklerini gösterdiler. Osmanlıspor futbolcuları sahaya çıkınca, aradaki fizik farkı öyle belliydi ki; bzimkiler kısa ve dar, rakip uzun ve geniş. Buna rağmen kaleye çektiğimiz şut sayısı 13, kaleyi bulan da 6.  Belki de sezon başından beri çektikleri toplam şut kadar bir maçta kaleyi yoklamışlar. Ortada biraz da bizim kültürümüzden kaynaklı bir durum var. Dünya'da bu yaştaki gençlere bizim yaklaştığımız gibi yaklaşılmaz. Mesela bizde 80 yaşındaki bir anne 60 yaşındaki oğlunu sanki hala kundaktaymışcasına sevebilir. Avrupa'da belli bir yaştan sonra çocuğa müdahale edilmez. Bizde ise kaç yaşında olursak olalım, "üstüne kalın bir şey giy, üşüteceksin" diye uyarılar gelir. Oğlum ilkokuldayken, hafta sonu  futbol kursuna giderdi. Sahanın kenarında onlarca baba dizilmiş çocuklarımızı izlerdik. Çocuklar iyi bir çalım attıklarında, gol olduğunda veya iyi bir pas verdiklerinde “acaba babam gördü mü” diye kafasını çevirip bakarlar, her hareketinin onaylanmasını, takdir edilmesini isterlerdi. "Bizim Çocuklar" da böyle. Çünkü her şeyin farkındalar. Kendilerine inanan taraftara mahcup olmamak için ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Para için değil, bir şehrin onuru için mücadele ettiklerinin farkındalar. Sizi bilmem ama ben bugüne kadar kendini bu kadar paralayan, bu kadar mücadele eden bir oyuncu grubunu ilk defa görüyorum. Böyle yürekten oynamaya devam ettikleri sürece, tabiri caizse, kaç yaşında olurlarsa olsunlar, bu taraftar sabaha karşı kalkıp üzerlerini örtmeye devam edecektir.

Bireysel performans olarak hiçbirini değerlendirmeyeceğim ama kaptanlık makamı önemlidir. Her futbolcunun üstesinden gelebileceği bir görev değildir. Hata yapan arkadaşının sırtını sıvazlayan, başarılı bir hareket yaptığında yanına kadar gidip onu yüreklendiren kaptan çok değerlidir. Saha içinde hocadan da, başkandan da, taraftardan da daha değerlidir. Ve Semih bu görevi harika yapıyor. Aferin Semih.

Fuat Çapa’ya da bir parantez açalım. Benim için teslimiyetçilik noktasından çıkıp diklenme noktasına geldiği anda bu takımın hocası olmaya başlamıştır. Böyle devam edeceksek ikinci yarıya çıkmayalım diyen birinden, mücadeleye odaklanan bir teknik direktöre evrilen Çapa'nın, yönetici kimliği olanların çoğundan daha fazla yöneticilik yapmasını da, büyük ve kalın harflerle not ediyorum. 

Taraftarın varlığı ise paha biçilmez. Futbol ailesinin büyük diye lanse ettiği kulüplerin taraftarlarını bilmem kaç defa cebinden çıkaracak kadar tribün yapmasını bilen bir jenerasyona sahibiz. Genetik olsa gerek, 1965'den beri bu durum hiç değişmiyor.   

Maçtan sonra Alper ile trenin gelmesini beklerken, tanımadığımız iki taraftarla sohbet ettik. Yaşça bizden büyük olan abimiz çantasından bir defter çıkardı. 50 yıl öncesinin defteri açılınca, eski kitaplardaki o muhteşem kokuyu almamak mümkün değildi. Defterin her sayfasında Eskişehirspor'la ilgili sararmış gazete küpürleri vardı. Sırtında dünyanın hazinesini taşıyordu.

Bill Shankly ile Taptuk Emre'nin söylediklerini birleştiriyorum. Bir ölüm kalım mücadelesi veriyoruz, belki de ondan daha önemli. Böyle bir dönemde "Eskişehirspor mu, aman benden uzak dursunlar" diyen cesetlerin yanında, ne mutlu aşkla yola çıkıp, dünyanın yükünü/hazinesini sırtında taşıyanlara.

 Ne mutlu, kendisini bu kulübün bir parçası hissedebilenlere. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder