4 Mayıs 2018 Cuma

Artık Gidebilirim

Dükkanda, Hilmi'nin yokluğunda onun yerine geçen Zihni seslendi.

-Patron, gazeteleri alayım mı?
-Alma kalsın.
-Hayırdır patron, Eskişehirspor haberlerini okumayacak mısın?
-Neyi okuyayım Zihni? Komisyoncunun kendini göklere çıkaran açıklamalarını mı, şu berbat ligde kaldığımız için yapılan güzellemeleri mi, yoksa tek işi Eskişehirspor olanların bile yalan yanlış verdiği bilgileri mi?
-Çibörek alayım patron.
-Ben istemem. Çocuklara sor, onlar da istiyorsa al gel.
-Onlar istiyor patron.
-Al şu parayı o halde, ayran da al yanına.

Hilmi gittiğinden beri işler öylesine kesat ki, düşündüm de acaba müşteriler dükkana onun için mi geliyordu? Sonra kendi kendime kuruntu yapıyorum diye kızdım. Ne alakası vardı. Patron bendim. Onun temiz suratı ancak bir iç çamaşırı mağazasında işe yarardı. Sanayinin ortasında benim gibiler daha makbuldu. Zaten seçimler de yaklaşıyordu. Artık hiç iş olmazdı.

Zihni içeri girdiğinde, dükkandaki çocuklar, aç kurtlar gibi bekliyorlardı. Hepsi ağız birliği etmişcesine Zihni'ye kızdılar.
-Nerede kaldın olm?
-Aldım geldim işte. Size de iyilik yaramıyor ha. Patron buyur gazetelerin.

Ben ona "alma" dememe rağmen, tüm yerel gazeteleri alıp gelmişti. Aynı Hilmi'nin yapacağı gibi, beni dinlememişti. 

-Zihni, al bunları geri götür.
-Ama patron.
-Zihni al götür dedim. Paranı da geri al. Bundan sonra bu dükkana bu gazeteler girmeyecek, o kadar.

Zihni gazeteleri masamın üzerinden alırken bir kez daha sordu.
-Emin misin patron. Okumayacak mısın?

İçimden taşan sinirle, ağzımdan dışarı püsküren tükürükler birer lav parçasına dönüşmüştü.
-Sana götür bunları buradan dedim.

Zihni aceleyle gazeteleri topladı. Kapıyı açıp koşarak dışarı çıktı. Saniyeler sonra kapının tekrar açıldığını duydum. Gelenin Zihni olduğunu biliyordum. Yine soracaktı ve beni zıvanadan çıkaracaktı. 
-Patron.

Öylesine sinirliydim ki, gazeteleri elinden alıp, hepsini yakayım da kurtulayım istedim. Diğer taraftan da kendime hakim olmaya çalışıyordum. Yine de dayanamadım.
-Senin patron diyen ağzının tam orta yerine....
.
.
.
.
.
.
.

Sonra her şey bir anda tersine döndü. Karşımda gülümseyen, masmavi gözleri vardı.
-Patron, bakıyorum da formunun zirvesindesin.

Ayağa kalktım. Şaşkınlıkla, mutluluk karışımı bir duyguyla konuşmaya çalıştım.
-Hi hi hi... hil hil hil... Hilmi?

Masanın üzerinden zıpladığım gibi boynuna atladım. Altımda kalmıştı. Sevdim mi, dövdüm mü bilmiyorum. Bıyıklarında ayran beyazı olan dükkanın çocukları, yağlı elleriyle bizi ayırmaya çalıştılar. 
-Tamam patron, her şey yolunda, sakin ol.

Beni onun üzerinden aldıktan sonra teker teker Hilmi'ye sarıldılar. Hilmi hepsine hediyeler getirmişti. Sırt çantasından hediyeleri çıkarıp, isim isim veriyordu. Hediyesini alan Hilmi'den uzaklaşıyordu.
-Zihni nerede yahu.
-Büfeye kadar gitti, gelir birazdan. Karnın aç mı?
-Değil ama aylardır çibörek yemiyorum. Verin bakayım şuradan iki tane.
-Bu ayran hiç açılmadı, alsana.
-Vay be, Faik Abi'nin ayranı. Nasıl hayır diyebilirim ki.

Hilmi kendisine ikram edilen, dünyanın en iyi ikramlarını mideye indirdikten sonra dükkanı  tuvalete varıncaya kadar dolaştı.
-Özlemişim yahu. Ama patron, bu ayna hala kırık duruyor. Sen hiç bakmamışsın dükkana ya.
-Eşoğlusu, o ayna bana seni hatırlatıyordu. O yüzden değiştirmedim. Hatırlasana sana fırlattığım ayakkabıyı ve aynayı kırdığımı. Aylardır senin yerine ben onunla konuşuyorum biliyor musun? O aynayı değiştirdiğini duyarsam seni çükünden tavana asarım.

Hilmi gülümseyerek karşıma oturdu.
-Yarın başlayabilir miyim patron?
-Yarın mı?
-Evet. Yeterince uzak kaldım dükkandan. Hemen başlamak istiyorum.
-Hilmi, senin bugün başlaman gerek.
-Bugün mü?
-Ben gidiyorum Hilmi. Burası sana emanet. Artık taşın altına hayatımızı koymamızın vakti geldi. Gelişmeleri biliyorsun değil mi?
-Biliyorum patron. Bir gün nasıl olsa olacaktı. Demek ki o gün bugünmüş.
-Hilmi bugüne kadar hep şikayet ettik. Artık karanlığa mum yakmak gerekiyor. Gözümüzün içine baka baka koca kulübü yok ediyorlar.
-Ah be patron. Sen o karanlığa termik santral kurarsın, ne mumu.
-O termik santralin de, anasını avradını...

Onun geldiğini duyan komşu esnaf, dükkanın içine doluşmaya başlamıştı. Sanki çok iyi ispanyolca biliyormuş  gibi, Halo Turko diyordu birisi.

Artık gidebilirdim. 
Askıdan ceketimi aldım.
Kapıya doğru yürüdüm.
Kapıyı açıp dışarı çıkmadan önce, bir daha ne zaman geleceğimi bilmediğim dükkanıma son kez baktım. Hilmi ile göz göze geldik. "Merak etme" der gibiydi.

Zihni, kan ter içinde dükkana doğru koştururken bana çarpmıştı.
-Patron, büfedeki hanzoyla deminden beri tartışıyorum, gazeteleri iade almadı. Ne yapayım bunları?
-Yak gitsin Zihni. Yak gitsin.

***

Hilmi 3 yaşındayken ona Eskişehirspor armasını öptürmüştüm. Yıllar geçip de büyüdüğünde,  benim yaptığımın aynısını oğlum 3 yaşındayken ona yapmıştı. Tutma bu takımı diyemediklerimden biriydi. Onun asıl adı Helmi. Dedesinin babasının adı. Nüfus memuru öyle yazmış işte. Ait olduğun yere, evine hoş geldin Hilmi.



1 yorum: