13 Ocak 2018 Cumartesi

Zeytin Ağacı

Son genel kurul sonrasından beri, Eskişehirspor yazmak içimden gelmedi. Yine de bundan sonra ne halt edeceğiz diye düşünmekten kendimi kurtaramadım. Ne yapmalıyız, nasıl yapmalıyız, neden yapmalıyız, hepsinin tek bir formülü var; AŞK.

Bu formüle sahip olan on binlerce sevdalı, korkularımızı yendiğimiz zaman, hep beraber aynı amaç için omuz omuza verdiğimizde, ortaya çok büyük bir güç çıkacağını biliyorum. Ben bu güce bir kere tanıklık ettim. İnanın bana sahip olduğumuz aşkın gücünün farkında değiliz. 65'lileri kurduğumuz günlerde, şehir şehir dolaşıp, herkesi uyandırmaya çalıştığımı düşünüyordum. Oysa ki her gittiğim şehirde herkes uyanıktı ve herkes tek bir sebepten içmekteydi veya dua etmekteydi. Karşıma çıkan aşkları tarif edebilmem imkansız. Yapılan fedakarlıkları ifade edebilmem mümkün değil. Futbolcuyla yapılan imza töreninde çekilen fotoğraf karesine girmek için yapılan akrobatik hareketlerin sahibi yönetici bozmalarını şehirdeki herkes isim olarak tanırken, dünyanın farklı noktalarında Eskişehirspor için feda edilen hayatları tanıma ayrıcalığının ne denli paha biçilmez olduğunu da ifade edecek kelime bulamam. Bilin ki, çok güzel sevebilen gizli aşıkları var bu kulübün. Fotoğraflarını görmeseniz, isimlerini bilmiyor olsanız bile.

2000'li yılların başında, 2B'de adını ilk defa duyduğumuz ilçelerin, tuvaleti olmayan stadyumlarına deplase olduğumuz günlerde, Eskişehirspor camiasından çok değerli doktor bir abimizle, kulübün geleceği hakkında tartışıyorduk. Babam yaşlarında biri ile aramızdaki fikir ayrılığına şaşırmıyordum. Ben diyordum ki, "Eskişehirspor'da planlı programlı ve uzun vadeli yeniden bir yapılanma gerekli." Doktor abimiz diyordu ki, "hayır, hemen Avrupa Kupaları, hemen şampiyonluk." Neden böyle düşündüğünü anlamam için direkt olarak sormam gerekti. "Neden abi" dedim. "Acil olan nedir?" 

"Yaşlanıyorum" dedi, "bana söyler misin, kaç sene daha yaşayacağımı biliyor musun? O günleri yaşamak istiyorum Bülent. Çok mu şey istiyorum?"

Haklıydı. Bunu yaşamayı en çok hak edenlerden biriydi.

30'lu yaşlarda uzun vadeli planlar yapmak ne kadar kolaydı. Gelin görün ki, 60'lı yaşlarınızda bunu yapmak ne kadar zor. Yaşım ilerledikçe doktor abimize daha çok hak vermeye, onu anlamaya başladım. Bu tartışmadan 6 sezon sonra süper lige çıkmış, 11 sezon sonra da Avrupa Kupası görmüştük. Doktor abimiz şükürler olsun ki, hepsini gördü. Onu her seferinde, tribünde sevinçten ağladığını hayal ettim. Artık ölsem de gam yemem dediğini. 

Sonra yönünü yine aşağıya doğru çeviren bir kulübe dönüştük. Çünkü kulüp içinde, dediğim yapılanma hiçbir zaman yapılmadı. Çok büyük paralar çarçur edildi, çöp diye nitelendirilen futbolcular transfer edildi, menajerlere belgesiz ödemeler yapıldı,  her yeni gelen hocaya yeni mobilyalar, yönetici eşlerinin altına jipler, futbolcumuz bile olmayanlara ödemeler, koca şehri doyuracak kadar yemek faturaları sonrasında çok büyük paralar borç hanemize yazıldı. Kimi yönetici, kirasını kulübün ödediği evlerini futbolculara 1 yerine 5'e kiraladı. Kimi yönetici, 1 liraya satabileceği evi, futbolcuya olan borç karşılığı olarak, yaptığı binadan 5 liraya daire verdi, kulübe borç yazdırdı, bazı yöneticiler kendine genel kuruldan bir iki gün önce senet yaptı vs.

Tüm bunların tamamı, kulübün kurumsal olmayan yapılanmasındaki hastalık nedeniyle olmuştu. Hangi camiaya giderseniz gidin, oralarda kötü niyetli de, iyi niyetli de yöneticiler bulursunuz. Hepsi kötü değildi ama bir kaç tanesi bile yetmişti. Tribünlerdeki saf sevginin tamamını yönetimlerde bulmak çok zordur. Çocuğuna doğar doğmaz forma giydirecek kadar saf bir sevgiyi, sadece tribün çocuklarında görebilirsiniz. Karşılıksız, çıkarsız bir sevdadır. Takım ağlatır, üzer ama yine de sevmeye devam eder. Hepsine selam olsun. Üzerine alınan aşk hırsızları da, elbet bir gün başlarına gelecek olanların derdine yansınlar. 

Hayatın sonuna doğru yaklaştıkça, kupayı alıp Ediz'in, Sinan'ın mezarına götürmenin anlamını daha iyi anlıyorsunuz. Ne demek istediğimi 20'li yaşlarında olanlar anlayamazsa anlarım. 30'lu yaşlarında olanlar kavrayamıyorsa yine anlarım. 40'lı yaşlarında olanların bir kısmı nasıl olsa anlayacaktır. 50'li yaşlarında olanlar hak verecektir. 60'lı yaşlarda ve sonrasındakiler için ise Tükenmiş Nefeslere şarkısı daha çok anlam kazanıyor.

Ama sonra Nazım Hikmet'in "Yaşamaya Dair" şiirini okuyorsunuz.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
Yaşamak yani, ağır bastığından.


Ve değişiyor her şey...

Siz ölseniz de, geride kalanlar sulamaya devam edebilir o zeytin ağacını diye düşünmeye devam ediyorsunuz. Mesele o zeytin ağacını dikebilmekte.

Bir gün ölürseniz, mezarınızda tükenmiş nefesler çalınabilir.
Bir gün ölürseniz, mezar taşınızda Eskişehirspor yazabilir.

Ama ölmezseniz...

İşte o zaman aşkın gücünü gösterebiliriz herkese.

Ne olur hayatta kalmaya devam edin. Sorulacak çok hesap ve dikilecek çok zeytin ağacımız var.

***

Bu yazıyı, diktiği zeytin ağacı ile yazılarıma ruh veren Sabri Ugan abimin sevgili annesi Türkan Ugan'a adıyorum. Bugün onu toprağa verdik. Mekanı cennet olsun. Ne güzel bir tesellidir ki, o zeytin ağacı yakında yeni bir meyve daha verecek. Zeytin ağaçları varken, ölüme nasıl inanabilirsiniz ki?

Bunu anlatabilmek için bir kitap yazdım. Okuyamayanlar için şarkı da aynısını söylüyor, melekler hiç ölmez diyor. Ve hepimizin hayatında en az bir melek olmuştur.
Çünkü ilk gördüğümüz melek, annemizdir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder