15 Aralık 2017 Cuma

Diklenme Zamanı

Sanırım bir yıl içinde beşinci defa, aynı amaçla geldiğim Eskişehir'de trenden indim. Eskişehirspor'a yönetim seçmek için oy vermeye gelmiştim. Evden ayrılıp, bu güzel şehre gelmek için bahanem çok sağlamdı.

Gar yakınındaki bir kahvehaneye gittim. Küçüklüğümden beri alışkanlığımdır, gazeteyi alınca hemen arkasını çeviririm. Eskişehir yerel gazetelerinin spor sayfalarına göz attım. Ihlamurun dibini görünce de, yola koyuldum. Salona geldiğimde genel kurulun başlamasına daha 1 saat vardı. Benden iki dakika sonra Sinan başkan geldi. İçimden, "bir saat önce geldiğine göre bu iş tamam" dedim. Yanımıza geldi, teker teker elimizi sıktı. İnsan alışık değil, kendini farklı yerlere koyan onca başkan bozuntusunu gördükten sonra, üyelerin yanına gelip onlarla hoşbeş eden başkan hiç görmemiştim. Suratına bile bakmadan "naber lan" diyeni gördüm, arka kapıdan girip en ön koltuğa kurulanları görmüştüm ama bunu ilk defa görüyordum.

O bir saat, onu iknaya çalışan herkese derdini anlatmaya çalışmıştı.

Sonra tiyatro başladı.

Sonra ara verildi. Ne olduğunu biliyordum ama kendime kabul ettiremiyordum. Olabilecekleri kabul etmek istemiyordum. Hatta tiyatroyu anlatanlara, "yok öyle değil" bile dedim.

Sonra yine ara verildi. Biliyordum, sigara için dışarı çıkacaktı. Pusuya yattım. Çıkar çıkmaz yakaladım kolundan. Çektim kenara.
-Hiç olmazsa devre arasına kadar şartlı evet de.
-Olmaz Bülent, bittim, tükendim artık.

Pes etmeye niyetim yoktu. Onu ikna edebilecek birisini yakaladım.
-Abi, bir de sen konuş. Devre arasına kadar, şartlı evet  desin. Sen onun abisisin, seni dinler, n'olur be abi.

Gitti kolundan yakaladı. Çekti kenara, konuştu. Bir süre sonra kafasıyla olumsuz işaret ederek geri döndü. Omuzlarım düştü. Bir sigara daha yaktım. 

Tekrar merdivenlerden çıktım, salonun önündeki kalabalıkta eski dostlardan Okan dedi ki,
-Şimdi içeri girdiler, devre arasına kadar şartlı kabul edebilirmiş.

Ulan bu kadar mı hızlı yayılıyor bu söylenti. Nasıl olur dedim kendime. Okan'a şaşkınlıkla, 
-Lan onu ben bir dakika önce önerdim başkana. 

Sonra yine ara verildi. Artık kaçınılmaz sona doğru gidiyorduk.

Aklıma Hilmi'ye verdiğim söz geldi. Kongreden bir gece evvel, "merak etme, ben varım" demiştim, binlerce km uzakta, çaresizce beklerken. Başka bir şehirde yaşamanın çaresizliğiyle, ailemi Eskişehirspor'un önüne koydum. Hilmi'ye verdiğim sözü tutamadım. Başkanın Samsun'da soyunma odasında verdiği sözü tutamamasına o yüzden hiç kızamadım. Anladım.

Sonra depresyon.

On altı senedir gönüllü mentörlüğümü, psikolojik danışmanlığımı yapan, bana bir kitap yazdıracak kadar hayata dair farkındalığımı artıran bir dostumun, kendini adadığı felsefeye uygun açtığı kafenin instagram hesabında yazdıklarını gördüm. Şöyle yazmıştı; 



Mutluluk da, hüzün de aynı gökyüzünde dans eden bulutlar gibi gider ve gelirler. Gökyüzünün ne kadar çabuk değiştiğine bakarsak, her şeyin sadece "şimdilik" olduğunu anlarız. Gökyüzü müthiş bir öğretmendir. Onun öğrencisi olmadan, yeryüzünün öğretmeni olamayız.

Duygu, yüzlerce km öteden hastasına ilaç yazan  bir doktor gibiydi. "Nameste" dedim içtenlikle.



Ankara'ya o gece gelen son tren durunca, aynı sevdanın peşinden Ankara'ya dönen üç arkadaş vedalaştık. Arabama bindim ve motoru çalıştırdım. 2001 yılı geldi aklıma. Zor günlerde dönmüştüm Eskişehir'e. Eskişehirspor'u karşılıksız seven bir avuç yol arkadaşımla 65'liler hareketini başlatmıştık. Eskişehirspor'un içinde bulunduğu duruma isyan hareketiydi. Sonra çığ gibi büyüdü. Bugün başka başka şehirlerdeki çoğu insan, o günlerde bulmuştu birbirlerini. Ve daha bir çok şey, film şeridi gibi aktı zihnimden.

Eve gidene kadar söylendim kendime; "dönmelisin Eskişehir'e. Hem de hemen" 


***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder