3 Aralık 2017 Pazar

Biz Seni Çok Sevdik

Biliyorum, bazılarınız hala anlayamıyorsunuz. "Sinan başkan neden bırakıp gidiyor" diye soruyorsunuz. Size sadece bir tane, yerel basından örnek vereceğim. Teşkilatın nerelere kadar dayandığını anlayın diye. Bunların benzerlerinin veya türevlerinin TFF'de, belediyede, milletvekillerinde, bakanlıklarda, kongrede olduğunu düşünün. Hayal edin sadece. Sinan başkan, sizin hayal bile edemediğiniz kadar çok düşmanla, gerçek hayatta mücadele veriyor.


Maç günüydü. Necdet Yıldırım'ın memleketindeydik. Sabah yataktan kalkınca, "inşallah" dedim içimden, "birileri mezarına bir demet çiçek götürmüştür."

"Baba" dedi oğlum, "akşam balık yemeğe gidelim mi?"
Her maç günü olduğu gibi mendebur bir herife dönüşümü başarıyla tamamlamıştım. Neyse ki farkındaydım ve çaba gösteriyordum. Son zamanlarda çok aksatmıştım onları. Sabahtan akşama kadar zaten iş güç, sonra eve gelince Eskişehirspor. Sanki hiç yokmuşlar gibicesine. "Tamam" dedim, "nereye isterseniz gidelim." Balık bahane biliyorum maksat babayla vakit geçirmek. Dua ettim tanrıya içtenlikle, bugün kazanalım diye. Sırf akşam güler yüzlü olmak için. 

İster istemez aklıma geldi. Sinan Özeçoğlu da babaydı ama O'nun sevdiklerine ayıracak zamanı benden daha azdı. İsyanına yine hak verdim. Üstelik çocuklarına miras bırakacağı parayı harcıyordu; o çocuklar kimsenin umurunda değilken.

Kazanmıştık ve verdiğim sözü yerine getirmek üzere düştük yola. Restorana girerken orada burada özlü sözler gördüm. Sanki her yerde, bana bir mesaj var gibiydi. Çıkardım telefonu, bir tanesinin gizlice fotoğrafını çektim.


"Yolu doğru olanın yükü ağır olur" çok ağır bir cümleydi. Aklıma yine Sinan Özeçoğlu geldi. Yolu öyle doğruydu ki, yükü çok ama çok ağırdı. Bir avuç yol arkadaşlarıyla kaldırmaya çalışıyordu tüm yükü. 

Sorguladım kendimi. Adamın biri, Eskişehirspor'dan üstün müdür? Bunu ciddi ciddi sordum kendime. Sonra da cevap verdim kendime. "Hayır, Eskişehirspor'dan üstün değil sadece Eskişehirspor'un diklendiği gibi dikleniyordu. Kurulur kurulmaz üç dükaya diklenen Eskişehirspor gibi, hırsızlığa dikleniyordu, yalnızlığına dikleniyordu, sisteme dikleniyordu." 

Eve dönünce geceye ait hikayeler düşmeye başladı. 

Erkan Zengin'in dünyaya gelen kızının müjdesini, futbolcular sahada maç öncesi ısınırken hoca vermiş. Allah şansını açık etsin. Uzun ömürler diliyorum.

Bir futbol kulübü başkanı düşünün. İstifa etmiş. "Aday değilim" demiş. Sırf genel kurulda delegelere söz verdiği için deplasmana gelmiş. Kongrede suratlarına karşı, "hırsızsınız" dedikleri ise söz verdikleri halde gelmemiş. Maçtan sonra soyunma odasına inmiş, "büyük başkan" sesleri arasında hiç de mecbur olmadığı halde, sanki hala Eskişehirspor'un başkanıymış gibi şöyle demiş; "büyük olan ben değilim sizsiniz. Primlerinizi çarşamba sabahı yatıracağım."

Ben, benden daha fazla Eskişehirsporlu olan çok insan gördüm. Böylesini görmedim. İstifa etmiş hali böyleyse, yeniden başkan olduğunda neler yapabilir, siz düşünün.

Ben onu çok sevdim. O yüzden artık daha fazla zarar görmesin, yıpranmasın diye "gitme, kal" diyemiyorum.

Ama ben Eskişehirspor'u daha çok seviyorum. "Gitme, kal, öleceksek beraber ölelim" diye haykırıyorum. Hani karabasan basmış da, yatakta kıpırdayamayan, bağırdığı halde sesi çıkmayan bir çocuk gibi.

Biliyorum, bize tanrıdan bir armağan gibi. Böylesine dürüst, böylesine samimi, böylesine alçak gönüllü bir insan ancak tanrı katından gönderilir.

O yüzden anlayabilir on binlerin sessiz haykırışlarını, kelimeleri okuyabilir gözlerimizden.

***

Bu bloga ismini veren gerçek hikaye, "bilir misiniz Samsunsporlu babayı" diye başlar. O hikayedeki babaya ve evladına bu gece için üzülmemelerini, tam tersine mutlu olmalarını, bu yolun sonunda hep birlikte kazanacağımızı söylemek istiyorum.

Ve en sonda yine şarkımız.

1 yorum: