18 Eylül 2017 Pazartesi

Kıbrıs'a Tek Yön Bilet

Yıllardan 2007. O sezon süper lige çıkacağımızdan habersiz, ankaraESES olarak Gerede'de kampta olan futbolcularımızı ziyarete gitmiştik. Otelin önüne geldik. Araçlardan indik. Bir baktım etrafa, siyah kırmızı olmuş her yer. Ulen biz deplasmana böyle kalabalık gitmedik. Gerede dağlarında rakı deyince ODTÜ, Hacettepe ve Bilkent kampüste adam kalmamış. Mülkiye keza öyle. Öylesine kalabalığız. Bu arada kulüp otobüsünün yanında acayip bir jip vardı. "Kimin lan bu" şeklindeki bir sorunun ardından aracın Sergen'e ait olduğunu öğrendik. Herkes takım otobüsüyle, O ise özel aracıyla gelmiş. Kampa direkt İstanbul'dan dahil olduğu için anlayışla karşılayanlar olmuştu. "Hadi len" dedim bir arkadaşıma, "Serdar Özbayraktar Artvin'den katılıyor, bana hikaye okumayın". 

Hayatım boyunca beceremedim politik olmayı. Bir arkadaşım kızdı bana. "Hacim takım bu sene şampiyonluğa oynuyor, ilk günden sıçma işin içine". 

Şu anda kendimi aynen o günkü gibi hissediyorum. Bulunduğumuz yerden yukarı çıkmak için her şeyini feda etmeye hazır, önündeki her engeli parçalayacak ama asla doğru düşündüğünü söylemekten vazgeçmeyecek kadar idealist. Kendimin ağzına sıçayım e mi.

O gün, otelde 2 saat kadar kaldık. Çoluk çocuk, eşlerimiz, futbolcularımızla çok güzel zaman geçirdik. Üniversiteden Erdin hocam da otele kombine almış, futbolcularla beraber kamp yapıyor. Bir insan, zaten kısıtlı olan tatil günlerini nasıl gönül verdiği takımın futbolcularıyla geçirir ki? Ben böyle ESES'li olamadım hiç ama elbet emekli olunca bir kere yapacağım.

O çocuklar öylesine samimi insanlardı ki... Hadi bazılarını sayayım size de, anlayın. Zafer Şahin, Serdar Özbayraktar, Sezgin Coşkun, Koray Arslan, Doğa Kaya, İshak Topçu, Coşkun Birdal, Ömer Yalçın, Mustafa Sevgi... 

Biz oradayken Eskişehir'deki Sağlık Pide'den otele iki tepsi baklava geldi. Hiç unutamam o anı. "Sevdaya bak amk, bu takım hiç yıkılır mı ulen" dedim kendime. Biz otelden ayrılırken kaptan, hepimizin etrafına takımı topladı ve ankaraESES'in Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Akçoray abimize sözü verdi. Sonra da kaptan takım adına bir teşekkür konuşması yaptı. Kaptan dediysem harbiden kaptan. Gerçek bir bir lider gibi tüm takımı etrafımıza toplamıştı. Bir kişi hariç. O, odasından hiç çıkmamıştı. Normal dediler, Sergen bu.

Sezonun ilk maçı Elazığ maçıydı. Ankara'dan atladık maça geldik. Tribünler bağırıyordu;

Nasıl düzelttin bozuk ekonomiyi
Nasıl aldın bize Sergen'i
Kemal abi bize kıyak yapsana, 
Ronaldinho'yu da alsana

"Vay anasına" dedim, hayatın kendisi gibiydi. Herkesin formasının arkasında Sergen'in adı yazıyordu. Maç başladı ama Sergen ilk 11 değildi. Maç 2-0'a gelince oyuna girdi ama öylesine kaçak güreşiyordu ki, orta sahada al gülüm, ver gülümdü. Sonra Elazığsporlu bir futbolcu Sergen'e sert girdi. Sergen kızdı ve faul atışından sonra, kendisine sert giren futbolcunun bacak arasından çalım yaptı. Sonra döndü ve eliyle "gel gel" şeklinde işaret yaptı. O da mal gibi Sergen'in üzerine gitti. Sergen bir bacak arası daha yaptı ve topu başkasına verdi. Tribünler çıldırmıştı. Herkes Sergen diye bağırıyordu. Aynı sahada yıllar yıllar önce aynı hareketi yapan Ender Konca, maçtan sonra babasından tokat yemişti. "O adam da bundan ekmek yiyor, utanmıyor musun onu iki paralık etmeye" diye. Tarihine kurban olduğumunun...

Bir kaç hafta sonra Giresun deplasmanına gittik. Maçlar yerel radyodan anlatılıyor. TV yayını yok. Giresun seyircisi Sergen'e daha maç başlamadan bir küfür ediyor, aklınız şaşar. Sergen bu, aldı gazı bir kere. Daha maçın başında bir frikik kullanıp, topu 90'a takıyor. Giresun seyircisi sus pus. Neyse ki bir süre sonra kendilerine geliyorlar. İkinci yarı başlayınca yeniden küfürler başlıyor. Yerel radyodan maçı anlatan arkadaş çıldırıyor. Derken Sergen bir gol daha atıyor ama öyle böyle değil. Sonradan TV veriyor golleri de, oradan biliyoruz. Herkesi tek tek çalımlıyor, kaleci geliyor karşısına, onu da çalımlıyor, daha önce çalımladığı iki stoper kale çizgisinde nöbete duruyor, Sergen topu direkle oyuncu arasında yarım metre olan yere vuruyor. Oysa öbür taraf daha boş. 2 dk sonra da bu iş bitti dercesine oyundan çıkıyordu. Oyundan çıkarken tüm Giresunsporlular onu ayakta alkışlıyordu. Öylesine değerli bir futbolcuydu. Belki de Türk futbol tarihinin en yeteneklisiydi.

O sezon Sergen'in futbolcu olarak son sezonuydu. Maçlar bitmeden bir kaç hafta önce kovulmuştu veya kovulmak için elinden geleni yapmıştı. Neyse ki takımı bir arada tutan gerçek bir kaptanımız vardı. Hepimiz için mutlu bitti. Sergen'i hep doğrucu, kimseye eyvallahı olmayan biri olarak bildim. Hep içinden geldiği gibi davrandı. Sergen buydu, onu böyle sevmeliydiniz. Seven sevdi, sevmeyen artık sevemez.

Yıllardan 2015. Bizimkiler Sergen'e gidiyorlar hoca olsun diye. Yarım sezon için 600.000 TL istiyor. "Tamam" diyor bizimkiler. "Ama" diyor "peşin". Sergen akıllı adam, muhataplarının ne mal olduğunu biliyor. Olmuyor haliyle. Ama bu sezon kimse gelmek istemiyor martavalı içinde kendisine teklifi kabul ettiği için teşekkür bile ediliyor. Kaç verdik, kaçını peşin verdik bilmiyorum. Ama bana Sergen'in son seçenek olduğunu söylemeyin. Bizzat biliyorum hocaların transfer yasağı olmasına rağmen bu kulübe gelmek için can attığını.  Ne yönetim kurulu üyesiyim, ne de başka bir görevim var. Ama bana bile gelen oldu. Başkan'ın düşündüğü belli ki başka bir şeydi. Öyle birisi olmalıydı ki, takımdaki sözde AĞA diklendiğinde, "hastir leyn" diyebilsin. Sergen tam da böyle  biriydi. Kulübe böyle hoca alınır mı hiç? Alındı.

Sergen, bu ülkede futbol aklı diğerlerinden farklı çalışan isimlerden biri. Bu kulübün yönetimi, danışmanlık yapması için Sergen'i seçebilir, lafım olmaz. Ama teknik direktörlük başka bir şey. Bugün Avrupa'da kulüpler, futbolcuları araştırırken kullandıkları scouting sistemini teknik direktörler için de kullanıyorlar. Yani hangi futbolcu bize uyar gibi, hangi hoca bize uyar gibi değerlendirmeler yapıyorlar. Mesela Önder Özen teknik direktör olacak deseler karşı çıkarım ama sportif direktör olacaksa durum değişir. Böyle bir şey. Biliyorum bize çok lüks bu tür değerlendirmeler ama bilimsel gerçekler böyle. Biz futbolcuyu bile böyle transfer etmedik yıllarca. Söz konusu hoca olunca şuur kaybına uğramak ve anlaşılamamak normal. Bu saatten sonra da, söylenecek her söz beyhude kalıyor. Madem Sergen geldi, Sergen'in başarılı olabilmesi için yazıda anlattığım Elazığsporlu futbolcu gibi, Giresunsporlu taraftarlar gibi davranmaktan başka aklıma bir şey gelmiyor. Sorun şu ki, o sene olduğu gibi gerçek bir kaptanımız yok.

***

BUGÜN;
Bu yazıyı yazdığım gün Sergen'in kulübe geldiği ilk gündü. Gerede'de bana kızan arkadaşım gibi kendime "hacim, takım hayat memat mücadelesi veriyor, yeri mi?" diye kızdım. Taslak olarak kaydettim. Yayınlamadım. Ve geçen haftalar gösterdi ki, hayat memat sezonunda işini daha iyi bilen hoca lazım. 

O sene Sergen'e rağmen takımdaki birlik beraberliği, disiplini sağlayan, başarının ardındaki en önemli adam, o sene takım İnönü'de süper lige çıkarken çekilen fotoda elinde kupa olan adam maçı izledikten sonra Eskişehir'den ayrılırken, o sezon play-off öncesi takımdan kovulan ve hiçbir teknik direktörlük başarısı olmayan Sergen'e, takımı emanet etmiş durumdayız. Daha iyi olduğu için değil, daha medyatik olduğu için. Nerede yanlış yaptığımızı bulmak için Eskişehirspor'u sevmemiz yeter. Kimseye git demiyorum, kimseye birini görevden al demiyorum. Sadece tek yön Kıbrıs bileti alın, yeter. Zaten geri dönmeyeceğini bilen bilir. Başkan'ın yanlış yapa yapa doğruyu bulacağına inanıyorum. Ama birilerinin de ona yanlış yapıyorsun diyebilmesi lazım. Kulübün menfaati için susup, içimize atarsak, nereden bilecek hata yaptığını. Sergen'le başlamak bile bir tür puan silme cezasıydı. Onunla devam edersek sonunu düşünemiyorum.

***

Ben bunları yazarken Fatih mesaj attı.
-Abi n'aber.

Tam da o sırada şarkı diyordu ki, "mutluyum ama birazdan geçer"
Ve rüzgar gibi geçti.

(Yazıdan 3 gün sonra 21.09.2017 tarihinde Sergen istifa etti.)








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder