17 Ağustos 2017 Perşembe

Çavuşun Parkası

Dükkandan içeri girdim. Patron bir yandan yerel gazetelerin spor sayfalarını okuyor, bir yandan da saydırıp duruyordu.
-Günaydın patron, erkencisin.
-Hilmi kaç yıldır birlikte çalışıyoruz seninle yavrum? Lan hala öğrenemedin, sen patrondan önce geleceksin dükkana. Patron gelip senin gelmeni beklemeyecek. Sen geleceksin, onu bekleyeceksin.

Sinirini benden çıkarmak, her daim onun için en kestirme yoldur. Gazetelerde canını sıkan haberler okuduğu belliydi. Nasıl olsa öğrenecektim, o yüzden sormadım.

-Çayı da demlemişsin patron, süpersin ya.
-De hadi git doldur da içelim... Ben sizin gibilerin taaa.... tuuuu...

Patron saydırmaya devam ederken, çayları doldurdum, sıcak açmaları da önüne koydum. Açmadan bir ısırık alıp, saydırmaya devam ederken açmaların bir kısmı ağzından dışarı fırlıyordu. Bir parçası çayımın içine düşecekken son anda kurtardım.

-Ben sizin gelmişinizi, geçmişinizi, yedi ceddinizi...

Geçtim karşısına nasıl da güzel saydırdığına bakıyordum. Öyle güzel küfür ediyordu ki, gülmekten kendimi alamadım.
-Ne gülüyon Hilmi?
-Yok patron, aklıma bir şey geldi de.
-Bana gülüyorsun değil mi? Bak sinirimi senden çıkarırım çocuk.
-Tamam patron ya. Kızma bu kadar.
-Ulan nasıl kızmayım, okusana şunları.

Elindeki gazeteyi önüme doğru fırlattı. Bir dakika sonra, neden bu kadar kızdığını anlamıştım. Eski yönetimdekiler gerçek borcu söylememişler, aslında borç çok daha fazlaymış, hepsinin de kulüpten alacağı varmış vs.

-Okudun mu?
-Okudum patron.
-Şimdi sana soruyorum Hilmi. Ne yapsın şimdiki yönetim. Transfer yasağı var. Para yok. Borç çok. Kulübü yemiş bitirmişler.  Ne yapsın bunlar?
-Bilmiyorum patron. Hani şu çizgi filmlerde Bilge Baba olur ya. Her şeyin çözümünü bilen, hep doğru yolu gösteren. Keşke bir Bilge Babamız olsaydı da ona sorsaydık.

Patron şöyle bir gerildi. Biraz da yumuşadı. Bilge Baba rolüne kendisini hazırladı. Öksürerek boğazını temizledi. Çaydan bir yudum aldı ve başladı anlatmaya.


-Hilmi sen doğanın kanunlarına inanır mısın? Biliyor musun ilkokuldayken, yerde silgi bulup cebe attıktan bir iki gün sonra o silgiyi mutlaka kaybederdim. Doğanın kanunlarına olan inancım o yaşlarda başladı. Bir süre sonra gördüm ki, yerde bulduğum silgi bana yar olmuyor. Ben de yerde silgi bulunca, "bu kimin silgisi" diye anons ederdim. Mutlaka birisi "o benim silgim" diye çıkardı. Onun muydu, değil miydi bilmiyordum ama umurumda değildi. Çünkü zaten onun değilse, onda kalamazdı. Doğa kanunları bunu emrederdi.
-Evet patron gerçekten de öyle olurdu. Yerde silgi bulunca, tekrar kaybederdim ben de.

-İlkokul beşinci sınıftaydım. Sokakta yürürken yerde para buldum. Elektrik ve su faturalarına sarılmış ve bir lastikle bağlanmıştı. Para tomarını yerden aldım ve bana kumbara hediye eden az ilerideki bankamıza gittim. Gişedeki memura bunları yerde bulduğumu söyledim. O parayla, o faturaları ödedim. Aradan bir süre geçtikten sonra babamla bankaya gittik. Gişedeki adam beni tanıdı. Babama yaptığım şeyi anlattı. O gün babamdan öyle bir harçlık almıştım ki, sokaktaki herkese maçtan sonra gazoz ısmarlamıştım. Hadi gel de doğanın kanunlarına inanma.
-Haklısın patron.

-Kısa dönem askerdim. Boy 1,88 ve 100 kiloyum. 45 numara asker botu dışında, bana göre askeri kıyafet bulunamadığı için, bir hafta kot pantolon ve tişört ile eğitimlere katıldım. Haa bir de kelimi kapatmak için kep buldular. Kışlanın içinde sivil kıyafetle dolaşan tek kişiydim. Bilmeyenler komutan zannediyorlardı. Sonra kıyafetler geldi de, beyaz ördek yavruları içindeki kara ördek olmaktan  kurtuldum. Kış geldi ama bu sefer de bana göre kışlık kıyafet bulamadılar. Oysa 80 kiloya düşmüştüm ama boydan kaybediyordum. Hiç olmazsa bir parkam olmalıydı. Öyle bir ayaz vardı ki, devriye nöbeti dönüşlerinde, musluktan akan soğuk suyla ellerimi, ayaklarımı ve yüzümü yıkayıp ısınırdım. O su sıcak gelirdi. Doldur boşalt noktasında, Adanalı uzun dönem bir çavuş dururdu. Tanışmıyorduk, oturup bir çift laf etmişliğimiz yoktu. Bir gece beni o üşümüş, titreyen halimle gördü. "Abi" dedi, "sen niye böyle dolaşıyorsun?" Dedim ki, "bana uygun kışlık kıyafet bulamadılar." Adanalı çavuş şöyle bir başını iki yana salladı, "lanet olsun" dercesine, çıkardı kendi parkasını bana uzattı. "Al bunu abi, bende bir tane daha var." dedi. O günden sonra Adanalı çavuş ile sohbeti ilerlettik. Bir gün beni askeri kıyafetlerin olduğu depoya götürdü. Oralardan sorumlu olan arkadaşıymış. "Abime ayakkabı lazım, kıyafet lazım." diye talimat verdi. Sadece ayakkabı bulabildik. "Buna da şükür" dedim. Adanalı çavuş, askerliğinin son günlerindeydi. Çavuş kışladan ayrılırken ona telefon numaramı vererek "ne derdin, ne sıkıntın olursa beni ara" dedim. Askerliği tamamlayıp, döndükten bir süre sonra telefonum çaldı. Çavuş arıyordu. "Askerden dönünce işine devam edersin" dediği patronu, onun yerine başkasını işe almış. Çavuş ortada kalmış. Askerden döndüğünden beri işsizmiş. Aramadığı kimse kalmamış. İşi gücü bıraktım, hemen gereğini yaptım. Bir müşterimin yanında işe girmesine aracı oldum. Sonra çavuş yine aradı. "Abi" dedi, "sevdiğim kızı kaçırdım, evleniyorum." Yıldırım nikahıyla evlendiler. Aradan bir süre daha geçti, çavuş yine aradı. "Abi" dedi, "baba oldum." Birisinin hayatına dokunmak, kendi hayatına dokunmak demektir Hilmi. Bu birisi ağaç da olabilir, hayvan da, insan da. Yaptığın her iyilik, doğaya yaptığın her dokunuş sana aynen geri gelecektir. Tüm kötülüklerin döndüğü gibi. Doğanın değişmez bir kuralıdır; her şey kaynağına geri döner.

-Patron çözümün bu mu? Her şeyi doğaya bırakalım, o halleder mi?
-Bana kalsa bu kötülüğü yapanları şehirdeki ağaçlara bağlayıp, gelenin geçenin suratlarına tükürmesini sağlardım ama bu yasal değil. Yağlı kazık desem o da olmaz. Sanırım doğanın kanunlarına bırakmak, müdahale etmemek gerekiyor. Çünkü zaten yapabileceğin çok fazla şey yok. Hepsi ibra almışlar. Kanuni olarak elleri güçlü. Hukuki açıdan yapılabilecek bir şey varsa da hiç sorgulamadan gereğinin yapılması lazım. Eskişehirspor'a kasten kötülük yapanlar, hiç ummadıkları bir anda karşılığını elbet alacaklardır. Doğa bunu öngörüyor. Yönetimi kaybetmeden önce kendilerine senet yapıp kendileri imzalayanlar, üç liralık topçuyu onbeş liraya alanlar, alın teriyle çalıştırdıkları insanlara aylarca maaş vermeyip eğlence mekanlarından çıkmayanlar... Doğa onlar için elbet gereğini yapacaktır.

-Patron, çavuşun parkasına ne oldu peki?
-Güzel soru Hilmi, aferin. Aramadım, çevreye haber salmadım. Tam da kışladan ayrılacağım gün, benim gibi birisini buldum. Çay ocağında gördüm çocuğu. Parkayı çıkardım ona giydirdim. Gözleri doldu, sarıldı. Bir gün bir yerlerde "ESES'li Çavuşun Parkası" diye bir yazı görürsen, hah işte o parka aslında Adanalı çavuşun parkası.

-Patron, hani sen kızınca sinirini benden çıkarıyorsun ya.
-Eee ne olmuş?
-Doğa kanunları senin için de işliyor mu acaba?

Patron yere doğru eğilirken, oturduğum yerden ışık hızıyla kalkıp koşmaya başladım. Aynanın yanından hızla geçerken, patronun kanatlanmış ayakkabısının aynadaki yansımasını ensemde gördüm. Başımı eğdim, ayakkabı üzerimden geçti, aynaya çarpıp, çatlattı ve boya kutusunun içine düştü. O an, patronun anlattığı gibi, kötülüklerin kimsenin yanına kar kalmadığını anladım. Doğanın kanunlarına artık ben de inanmaya başlamıştım. Boya kutusundaki ayakkabıya kahkahalarla gülerken, patronun bir ampute olmadığını ve ayakkabısının aslında bir çift olduğunu, diğer bir tekinin daha olduğunu unutmamak gerektiğini de anlayacaktım.

***

Patronun ilavesi;
Konuşmayan Adam, tüm olumsuzluklara rağmen tarihimizde ikinci bir Yalçın Kılıçoğlu olma yolunda ilerliyor. Bilmeliyiz ki, kulübün liglere katılması bile başlı başına büyük bir olaydır. Basın toplantısında kibarca açıklamış bazı şeyleri. Kim bilir daha neler var söylemek isteyip de söyleyemediği. Efkarı birikmiş sığmaz içine. Bin sitem etse de azdır kaderine.

Bu harika düzenleme için tebrikler Metoboy.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder