10 Haziran 2017 Cumartesi

Süngü Takın

Bir süredir yazamadık. Bazılarını bilerek biriktirdik. Passolig, 6222, Arda Turan, Milli Takım, TFF ve son olarak Eskişehirspor için karaladım. Bana ne bunlardan, bana sadece Eskişehirspor lazım diyenler en son bölümü okusunlar.

***

Passolig, şiddeti bitirecek bahanesiyle Türk Futbol tarihinin en büyük rant operasyonu yapıldı. Türk Futbolu bir bankanın tekeline teslim edildi. O banka kulüplerimize çok yüksek faizle krediler verdi; başka bankaların vermediği. Karşılığında da kulübümüzün geleceği ipotek edildi. Sesimiz çıkmadı, çünkü egolarımız transfer istiyordu, başarı istiyordu. Olsun da, nasıl olursa olsun yeter ki olsun, yıldızı biz takalım, şampiyon biz olalım, kümede kalalım, kümeden çıkalım, Avrupa Kupası’na gidelim, diğerleri sürünsün, diğerleri ne halt yerse yesin ama illa ki hep biz kazanalım. Stadyum gelirlerimize temlikler konuldu, stadyumlarımızın işletme hakları bu bankanın sahibi olduğu bir şirkete devredildi. Büyük paralar harcanarak, stadyumlara göstermelik kameralar konuldu; çalışmayan, kapılardaki turnikeler yenilendi; ikiye birlerin yapılabildiği vs.  Tribünlerimiz kapandı, maçlara girmemiz engellendi, engelli vatandaşlara bile seyirden men cezası verildi. Futbolda şiddet bitti mi? Hayır devam ediyor.  Gerçek suçlular hiç bulunamadı zira amaç suçluyu bulmak değildi. Peki biz ne yaptık? Şöyle dedi çoğunluk; “aslında ben de karşıyım ama…”
İşte bu ama’dan sonra başımıza gelen her neyse biz onu hak ettik.

***

Sporda şiddeti önlemek adı altında 6222 diye yasa çıkarıldı. Sporda şiddeti besleyen bir numaralı kesim olan yönetici, sporcu ile iki numaralı kesim olan sözde sarı basın kartı sahipleri bu yasaya tabi olmazken, nice taraftarlar, suçlu veya suçsuz olduklarına bakılmaksızın, sadece olay sırasında orada oldukları için maç saatlerinde karakolda imzaya gittiler, gitmekteler. Üstelik cezayı kesen kolluk amiri, hakim değil. Oysa yönetici  rakip yöneticiye yumruk atarsa, sporcu saha içinde ve dışında her türlü şiddeti besleyecek hal ve durumda olsa bile ya göstermelik ceza almakta yada ceza almamaktadır. Böylesine hukuk dışı bir uygulamaya kaçımızın sesi çıktı? Sadece farkındalık sahibi küçük bir azınlık. Çoğunluğumuz sadece sustuk.
İşte biz sustuğumuz için, başımıza gelen her neyse biz onu hak ettik.

***

Türk Futbolu’nu derinden sarsan bir şike süreci yaşandı. Birkaç kişi yüzünden koca camiaların adı lekelendi. Türk Futbolu büyük yara aldı. Futbolseverler tribünlerden soğudu. Şimdilerde sosyal medya ortamında birbirimizi yemekle meşgulüz. Biz futbolu sevmiyoruz, biz sadece tuttuğumuz takımları seviyoruz. Ama ondan daha fazla kendimizi seviyoruz. Başarı nereden gelirse gelsin, yeter ki gelsin. Gelsin ki, mutlu olalım. Biz temiz futbolu savunmadık. Biz rakibimiz kirlendiği için sevindik, mutlu olduk. Yarın bir gün senin de başına gelince hak ettiğini göreceksin. Mesela 2016-17 sezonunun son haftasındaki Trabzonspor-Bursaspor maçı nahoş bir olay değil mi? Trabzonspor tarafından şöyle bir açıklama geldi, “Hiçbir şey bir maçta belirlenmiyor. Sonuçta 33 haftanın toplamının ortalamasıyla maça çıkıldı. Ne bu maçla biz kümede bıraktık, ne kümeden düşürdük. Ne de rakip kümede kaldı, kümeden düştü.” Oysa şike sürecinde Trabzonspor’un iddiası bir maç yüzünden şampiyonluğun el değiştirdiği yönünde değil miydi? O yüzden değil mi süren bu kin ve nefret? Peki şimdi Trabzonspor’un rakipleri, onların rakipleri için kullandıkları kelimelerle onlara suçlamada bulunduğunda neler hissediyorlar? Trabzon’a satılmış şehir diyorlar. Nasıl bir hismiş; hiçbir günahın yokken, üç beş çakal yüzünden şehrinin bu damgayı yemesi? Trabzonsporlular bu aşağılamayı başkalarına yapmaktan imtina etmedikleri için, nasıl hak etmedik diyebilirler ki?

Rizespor küme düştü ve Hikmet Karaman basın toplantısında tek bir şey söyledi; “bu şehir bunu unutmaz” Peki Rizespor düşmeyi hak etti mi? Son maç, ölüm kalım maçı ve boş tribünlere oynayan bir takım. (passolig demeyin, yemezler) O şehir sana hiçbir değer vermiyor ki, hatırlasın. Şehrin umurunda değil ki. Rizespora emek verenler, o takımın arkasından giden azınlık hak etmemiş olabilir ama Rize şehri fazlasıyla bunu hak ettiğini sadece son maç değil, sezon boyu göstermedi mi?

***

İsviçre maçındaki utancı yaşatan şahıs, yıllardır futbolun patronu konumunda. Kazanılan bir maç sonrası kendisini eleştirenlere karşı, “bu galibiyeti, o köşe yazarlarına adıyorum” diyen 22 yaşındaki yıldız adayı çocuk, bugün palazlandığını sanınca gitti köşe yazarı dövdü. (gerekli ortamın kasten yaratıldığına inanıyorum, orası ayrı.) Dövmeye çalıştığı adam, TFF başkanının gazetesinde yazıyor. TFF başkanı, başkanı olduğu kulüpten ayrılınca kutlama yapılmış biri. Ve her birimizin taraftarı olduğu kulüplerin yöneticilerinin, aman işimize zeval gelmesin korkusuyla oraya gelmesine göz yumulmuş birisi. O koltukta oturandan ziyade, onun o koltuğa oturmasına ses çıkaramayanlara kızabiliyor musunuz? O koltuğa seçilecek kişiyi seçmesi gereken, sportif manada söz sahibi olması gereken hakem, antrenör ve sporcu derneklerinin yöneticileri, seçimdeki oy hakları kısıtlanınca, sayıca azaltılınca ses çıkarabildiler mi?  Sonra o koltukta gözü olan şeytanın biri çıkıyor diyor ki, “bunlar, referandumda evet dedikleri için oldu.” TFF başkanı da gidiyor aynısını söylüyor. Milli Takım’ın başarısız olmasını hak etmiyor muyuz?  Peki böyle bir federasyonu ve Milli Takımı hak etmiyor muyuz? Böylesine şeytani düzeni? Hem de dibine kadar hak ediyoruz. Çok küçük bir azınlığı dışarıda bırakarak söylüyorum, basındaki arkadaşlar kusura bakmasınlar, o yumruğu da, hakaretleri de hak ediyorlar. Kaç taneniz Terim'e sorulması gereken gerçek soruları sorabildiniz? Kaçınız saçma sapan forma tasarımlarına isyan edebildiniz? Kaçınız gerçekten futbolu sevdiğiniz bu meslektesiniz? Arda Turan'ın annesiyle gidip röportaj yapıyorsunuz. O çocuk, katil olsa bile annesi evladına sahip çıkmaz mı? Neden çocuğun annesini işin içine çekiyorsunuz? Arda Turan, kendisine kurulan tuzağa düşerek hata yapmıştır. Bence, en büyük cezayı da kendisi kendisine kesmiştir. Tüm eleştirilere daha iyi futbol oynayarak, daha çok mücadele ederek sahada yanıt vermesi gerekirken, yeteneklerine ihanet etmiştir. O çocuklara babalık yapması, kendi evlatları gibi koruyup kollaması gereken kişi hala o çocukların başında. Sadece çok parası olduğu için ve burada çok fazla rant olduğu için futbolun içinde kalmakta ısrar eden (güya!) yönetici tayfası , futbolun temsil ettiği güzel değerlerden nasibini alamamış olanlar hala seçici delege, futbolda skordan başka bir şeye değer vermeyenler hala tribünlerde. Nasıl hak etmeyelim ki?

***

Gelelim Eskişehirspor’a. Çok kısa bir özet geçelim. Kulübün bugün içinde bulunduğu olumsuz durumun bir numaralı sorumlusu Halil Ünal seçimi kaybetmişti. Ortaya çıktı ki, genel kurulda açıkladıkları borçtan daha fazla borç vardı. Herkese, hem de genel kurulda yalan söylemişlerdi. Yerel gazetelerin yazdıklarına göre, yöneticilerin eşlerine arabalar kiralanmış, parasını kulüp ödemişti. Teknik direktörün otele sipariş ettiği hatunun parasını otel ödemiş, otel kulübe oda ücreti diye fatura etmişti. Şehrin en lüks gece kulübünde yenilmiş, içilmiş kulübe fatura edilmişti. O günlerde yerel gazetelerde çıkan haberler işte böyleydi. Kimsenin günahını alamam, madem böyleydi neden sonra gelen Mesut Hoşcan yönetimi bunları mahkemeye taşımadı? Oysa bir yeminli mali müşavirlik firması ile tüm hesaplar incelenmemiş miydi? Ağızdan ağıza dolaşan söylentilere göre hani Avusturya kampı için turizm acentası iki katı fatura kesmişti de, kulübün parası iç edilmişti? Neden dava açmadınız peki? Hadi diyelim ki, tüm bunlar asılsızdı, peki ya bu haberleri yapanlara neden dava açılmadı? Yeni gelen yönetim "şeffaf olacağız" dedi ama olamadı. Hala gerçek ne bilmiyoruz. O günlerde yerel gazetelerde çıkan haberler doğru muydu, birileri sipariş haber mi yaptırdı hala bilmiyoruz. İyi de böyle haberler insanın maneviyatına da, iş hayatına da zarar verir. Madem bunlar iftira, neden karşı dava gelmedi? Mesut Hoşcan yönetimi, üç yıl içinde, bugün kulübün içinde bulunduğu olumsuz durumun bir başka sorumlusu olmuştu. Bir öncekinden ne eksik, ne fazla. Beceriksizliklerle dolu üç yıl içinde eridik ve küme düştük. Eskişehirspor kulübünün başkanlığı için şehrin ileri gelenleri bir masada toplandı. Halef selef başkanlar kapıştı, toplantıdan netice çıkmadı. Kimse elini taşın altına koyamadı. Bir daha bırak aday olmayı,  halkın içine çıkamaz dedikleri eski başkana, koltuğu bırakıp gittiler. Sonra sezon başladı, şahsi menfaatleri için Eskişehirspor’un başarısızlığını isteyenler, kaybedilen her puandan sonra sırıtıyorlardı. Tıpkı onların zamanında sırıtanlar gibi. Eskişehirspor'un kaybettiği puanlardan sonra keyiflenen bir güruh oluşmuştu. Mesele birileri için artık Eskişehirspor değildi. Atılacak tek kurşunumuz vardı. Attık vuramadık. Öyle bir sezondu ki, birisi vurmalıydı. Kimin vurduğunun önemi yoktu. Kimin kahraman olacağı önemsizdi. Mesele süper lige çıkma meselesi de değildi. Mesele kulübün yaşaması meselesiydi. Çünkü bu kadar borç TFF 1.Lig gelirleriyle ödenemezdi. O gün, “borç 100 milyonmuş, ne kadar büyütüyorsunuz 500 milyon olsa ne olur?” diye efelenen şahsı Genel Kurul'da deli gibi destekleyen ve alkışlayanların temsilcileri, bugün “21 milyon bulamazsak transferi açamayız” diye basın toplantısında suratları asık şekilde rapor ediyorlar. Ve garip olan, hala bu anlayışa sahip olanlara destek devam ediyor. İnanılır gibi değil ama böyle.

Eskişehirsporlular içinde bir kesim var ki karşılıksız sever. Evladı gibi sahiplenir kulübünü; ana baba şevkatiyle. Onlar bu kulübün gerçek sahipleri ama onların çoğu kulübün genel kurul üyesi değiller. Sahibi oldukları kulüp için söz hakları hiç olmadı. Çünkü bunun için yeterince çaba göstermediler. O yüzden tüm bu yaşananları hepimiz hak ediyoruz. 2 hafta sonra bir genel kurul daha olacak. Hazirun 759 kişi. Bunların da bir kısmı zaten Eskişehirsporlu değil. Nasıl hak etmeyelim? Dibine kadar hak ediyoruz başımıza gelenleri. Bizim olanı, ellere bıraktığımız için hak ediyoruz. Düşünün, bir stand-up gösterisine bilet alanların sayısı bile, hazirun sayısından çok daha fazla.

Neyi hak etmiyoruz biliyor musunuz?
Eskişehirspor forması altında vefat edenlere, Türk Futbolu tarihinin en masum, en duygusal bestesi olan “tükenmiş nefeslere” bestesini yapmış olanların, o besteyi çalacak kadar alçalabilenlere karşı sahada kaybetmesini hak etmiyoruz.

Bir de Eskişehirspor tarihini bilmeden, Göztepe için popüler kültüre uygun davranış modeliyle "futbol kültürü olan bir kulüp" tanımlaması yapanların, okumuyor olmasını, araştırmıyor olmasını hak etmiyoruz. Lütfen Özgür'ün kitabında Aydın Begiter'in o yılları nasıl anlattığına bakın;
"Şampiyonluğu kaçırdığımız yıllarda 7-8 tane kulüpte hoca olarak Galatasaraylı eski topçular vardı. Samsun’da Turgay Şeren, Mersin İdman Yurdu’nda Bülent Giz, Altay’da Gündüz Kılıç, Vefa’da Candemir, Şeker’de Coşkun Özarı… Göztepe yönetimi zaten olduğu gibi Galatasaraylıydı. Göztepe maçımızı hatırlıyorum da, bir hafta önceden Çeşme’de kampa girmişlerdi. Bizden sonra da Galatasaray’la oynayacaklardı ve kampa dahi lüzum görmeden maça çıktılar!.. "

Öyle iki sene yaşadık ki, hepimizin içinden bir parça koptu gitti. Manevi olarak bu taraftar çok yıprandı. Ne Eskişehirspor’un, ne de onu gönülden seven iyi insanların artık atacak kurşunu kalmadı. Peki şimdi ne olacak? Umut ediyorum ki, Eskişehirspor'u şahsi menfaati için kullanma amacında olmayan, Eskişehirspor'un temsil ettiği değerlerin bilincinde, vizyon sahibi bir başkan ve yönetimi olsun. Çok şey istiyorum, biliyorum. Böyle biri var mı? Bence var. Hedef yapıp, kimseyi zor durumda bırakmanın alemi yok. Gerekli desteği doğru kişiye verebilirsek, bu zor günleri hala aşabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü bu kulübü seven öyle güzel insanlar var ki, yeter ki dürüst ve akıllı bir liderleri olsun. Doğru kişinin kim olduğunu, aday olduğu zaman anlayacaksınız. Umarım aday olur. Aday olmazsa, onu suçlayamam. Ama başkan olduğu gün Eskişehirspor, rahmetli Yalçın Kılıçoğlu gibi değerli bir lidere sahip olacaktır.

Peki ya o kişi aday olmazsa...

Nasıl ki, dünyadaki savaşlar iyiler ve kötüler arasında ise, Eskişehirspor’un hayatta kalma mücadelesi de iyiler ve kötüler arasında olacaktır. Bundan sonra ne yapacağımızı ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, daha Albay iken Çanakkale’de verdiği emirle bizlere göstermiştir. “Savaşı kazandığımız an, bu andır” diye açıklamış Atatürk. Cephanesi kalmayan erlerimiz, saldıran düşmanı görünce kaçmaya başlamış. Albay Mustafa Kemal “düşmandan kaçılmaz” diye bağırmış. “Komutanım cephanemiz kalmadı” diye karşılık almış. İşte savaşın kazanıldığı emir o anda gelmiş; “süngü takın." 

Cesareti olanlar...
Mecali kalanlar...
Ruhunuza süngü takın.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder