12 Şubat 2017 Pazar

O Bayrağı Hezimetlerden Sonra Asmalısın

Merhaba ben Hilmi. Maçtan çıktım. Moral sıfır. Dile kolay, kendi evimizde 5 gol yedik. Neyse ki, Eskişehirsporluyum. Yenilgilerde, hezimetlerde  yılmayan bir takıma gönül vermişim. 

Şehir merkezine geldiğimde Doktorlar Caddesi ile Kızılcıklı'nın köşesinde adamın biri, bira kasalarının üzerine çıkmış, yüksek sesle bağırıp çağırıyordu. Trafik kilitlenmişti. Halk, yolu kapatmıştı. Arabalar kontakları kapatmış, kalabalığın olduğu yere doğru yürümekteydi. Her cümlesinden sonra çevresindekiler onu biraz da dalga geçerek alkışlıyorlardı.
-Yürü be, kim tutar seni.
-Helal olsun be. Konuş ağa konuş.
Kalabalıktan bir ses bağırdı;
-Alpay istifa etsin kardeşim. Yeter ulan be.

Yaklaştıkca, bira kasalarının üzerindeki çığırtkanın bizim patron olduğunu gördüm. Artık karar vermiştim. Patron kafayı yemişti. Bira kasalarını, sanki Londra Hyde Park'taki serbest kürsü gibi kullanıyordu.

-Eskişehirspor, Türk Futbolu'nun devrimci takımıdır. Neden devrimci peki? Çünkü Türk Futbolu'nda bir devri kapatmış, başka bir devri açmıştır. Anadolu takımları, bu başkaldırının meyvalarını önce Trabzonspor ile sonra Bursaspor ile toplamıştır. Ne yazıktır ki, Eskişehirspor'a hiç nasip olmamıştır. 70'lerde olacaktı ama olmadı. Çünkü o dönemlerde Bizans'ın adamları bazı Anadolu takımlarının yöneticileriydi ve satın alınabilir yapıya sahiptiler. Mesela Göztepe yöneticileri böyleydi. Onlar gibi kulüpler hiçbir zaman devrimci olamayacaklardır. Devrimci kimdir arkadaşlar? Fatih Sultan Mehmet mesela. Çok büyük bir devrimcidir. Mustafa Kemal Atatürk mesela. Temsil ettikleri toplum için, kişisel çıkarlarını düşünmeden mücadele edenler devrimci olabilirler. Bu işlerin sağı solu yoktur. Bunun siyasi bir tarafı yoktur. Söz konusu, bir toplumun faydasına yapılanlarsa eğer, tarih bunu sağcı veya solcu diye yazmaz. Anadolu der, Bizans der, Eskişehir der, Samsun der. Türk der veya demez. Devrimler, temsil ettikleri toplumun adıyla anılır. Osmanlı da bizimdir, Cumhuriyet de bizimdir. Göktürkler de bizim, Sümerler de. Bu topraklar Frigyalıdır mesela. Şapkalarımız Amerikalı kurumların simgelerinde vardır. Neden biliyor musunuz? Çünkü Frigya şapkası özgürlük simgesidir de ondan. Ne gariptir ki, bu şehrin futbol takımı özgür değildir. Teknik direktörünü bile sen seçemezsin. Teknik direktörünü kapının önüne koyacak kadar bile özgür değilsindir. Ama bu toprakların özgürlük timsali şapkası, Amerikalıların simgesidir.

Kalabalık yeniden bağırmaya başlamıştı.
-Alpay istifa.

Kalabalığın sesi azalmaya başlayınca, patron söze girmişti.
-Bilenler bilir. Ben bu Halil'i hiç sevmem. Sezon başı gelen talimata hanginiz "olmaz" diyebilirdi. Hem de bu kadar borç varken. Hangi birinizde var o kadar büyük taşşak?

Kalabalıktan sarışın bir kadın cevap verdi.
-Bende var.

Belli ki taşşaklı bir kadındı. Sonra patron devam etti. 
-Bakın ben bile kızamıyorum Halil'e. Mecbur kaldı. Eskişehirspor'un iyiliği için ve elbette kendi iyiliği için talimatları uygulamak zorundaydı, uyguladı. Yoksa onun kadar açıkgöz biri, hayatında bir kere bile takım çalıştırmamış birisine, hem de Eskişehirspor'u emanet eder mi hiç? Arkadaşlar bu Alpay'ın yerine, herhangi bir hoca gelse, misal alkolik olsa o hoca, şu yanlışları yapmaz. Burada sizlere Alpay'ın yaptığı hataları saysam, sabaha kadar otururuz. Hepimiz biliyoruz ki, Eskişehirspor tarihinin en kötü teknik direktörüne sahibiz.

Kalabalıktan muhalif bir ses yükseldi.
-Ulen sen kaç sene top oynadın, kaç tane takım yönettin de eleştiriyorsun?

Patron için ufak lokmaydı. Cevabı yapıştırdı.
-Arkadaşım, Alpay bu işin okulunu mu okumuş? Diploması mı varmış? Ben yıllarca açık tribünde yağmurlarda ıslandım, soğuklarda üşüdüm, sıcaklarında piştim. Alpay kaç defa devre arasında çisi geldiğinde pet şişeye işedi? Aylık geliri 1500 TL iken kaç defa ailesiyle maça gidip 4 kişilik 50 liralık bilet almış? Kaç defa pankart boyamış? Kaç defa cop yemiş? Deplasmana gittiğinde kaç defa yollarda mangal yakmış? Kaç defa ulan, kaç defa? O teknik direktörlük yapabiliyorsa, benim onu eleştirmeye hakkım yok mudur?

Kalabalık bir anda gerilmişti. Patrona sallayan şahsı paket yapmaktaydılar. Patron eliyle "durun" dedi. "İşte" dedi, "demokrasi böyle bir şeydir".

-Herkes kendi düşüncesini söyleyebilmelidir. Bu hak bize Cumhuriyet'le verilmiştir. Ben bu akşam burada konuşabiliyorsam, Cumhuriyet sayesindedir. Cumhuriyet'e bir parça saygınız varsa, sizin gibi düşünmeyenlerin sesini kesmeyiniz. 

Tüm bunlar olurken, patronun olduğu yere doğru kalabalığı yararak ilerlemeye çalışıyordum. Patronu oradan indirmeliydim. Emniyet'tekiler de kalabalığı yararak ilerliyordu. Onlardan önce patrona ulaştım.

-Patron yeter, geliyorlar.
-Gelsinler Hilmi. Biliyorum az sonra beni alacaklar. Şu anahtarları al. Dükkanı açık tut, müşterilere iyi bak.
-Aman patron, neler diyorsun? Sizinkiler sorarsa ne derim?
-Kader böyleymiş ey garip anam. Canım feda olsun bu güzel vatana dedi, dersin.
Patronun yüzüne baktım ciddiydi. Arkamı döndüm, giderken seslendi. 

-Hilmiii.
-Buyur patron.
-Şu kağıdı da al. Burada blogun şifresi var. Beni alırlarsa sen yazarsın.
-Ne yazayım patron?
-Ne yazacağını bilecek kadar iyi taraftarsın Hilmi. Şarkıları doğru seç yeter.

Patron doğruldu. Kalabalığa doğru Amigo Orhan edasıyla seslendi.
-Hazır mıyız? 
-Hazırıııııızzzzz.
Patron, "İzmir'in dağlarında çiçekler açar" diye başladığında, emniyet teşkilatının kolları arasındaydı. Hiç direnmedi. Polis otosuna bindirildiğinde, sesini duyamasak da, içeride de marşı söylemeye devam ettiğini görüyorduk. Dışardaki ses ise şehri inletiyordu. Kalabalık, patronun arkasından bir süre yürüdü. Köşeyi döndüğümde "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye bağıran kalabalığın sesini duyuyordum. Dükkana geldim. Buzbolabını açtım, rakıyı aldım. Bir kadehten sonra patronun dediklerini hatırladım. Şöyle demişti patron;
-Bu bayrağı zaferlerden sonra astığından çok, hezimetlerden sonra asmalısın.

Çekmeceyi açtım. Yengemin yıkadığı iki bayrak orada duruyordu. Şanlı Türkiye Cumhuriyeti bayrağı ile Eskişehirspor bayrağını aldım. Dükkanın önündeki direklerin yanına gittim. İkisini de göndere diktim. Öyle güzel dalgalanıyorlardı ki... Bir devrimci edasıyla. Bir başkaldırış gibi. Her şeye rağmen.

İşte böyle. Patron şu anda içeride. Sabaha kadar İzmir Marşı'nı Emniyet'tekilere mi söyletir, Emniyet'tekiler ona tersten mi söyletir bilemem.

Maç bittiğinde, kendi evinde düşme potasındaki bir takımdan 5 gol yiyen futbolcularını tribünlere çağıracak kadar muhteşem taraftara, son on dakikada haykırdıkları şarkıyla veda edelim. Umarım patronu hemen bırakırlar. Bir meczup der geçerler. 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder