15 Şubat 2016 Pazartesi

Sevmekten Korkmayan Korkaklar

Yıllar önce genç bir çocuk vardı. Lise birinci sınıftaydı.

Orta sonu ikinci senesinde geçmiş, lise birinci sınıfın ilk senesinde sınıfta kalmış, çift dikişin dibine vurmuştu.

Aynı sınıftaki herkesten iki yaş büyüktü. 

Ortaokula beraber başladığı arkadaşları o sene mezun olacak ve üniversite sınavına hazırlanıyorlardı.
Genç ise bir yandan Ankara amatör kümede, diğer taraftan okulun futbol takımında oynuyordu. Okul takımının santrforuydu. Herkes adını unutmuş, ona Saffet demeye başlamıştı. Saffet Sancaklı’nın Eskişehirspor’da oynadığı ve ikinci ligde gol kralı olduğu yıllar.  

Beden Eğitimi derslerinden önce ve sonra, soyunma odasında okulun tek Eskişehirsporlu taraftarı olarak, gerektiğinde güç kullanarak, herkese siyah-kırmızı en büyük ESES çektirdiği yıllar.

Hafta sonu bir arkadaşının doğum günü partisinde, kızın birine gizliden gizliye gönül vermeye başlamış, saatler içinde iş ilerlemişti. Haftanın ilk günü, haberi okuldaki herkes almıştı. Şansa bak ki, kız okulun başına bela olmuş bir çetenin reisinin eski kız arkadaşıydı. Çete üyeleri, okulun dağıldığı saatte okulun dışında bekliyor, ona buna dalaşıyor, kimi haraç alıyor, kimi kızlara sarkıyordu. Hemen herkes, hatta o genci birebir tanımayanlar bile yanına gelip, “sen manyak mısın, bırak o kızı” demeye başlamışlardı. 

Yalan yok, gencin korkusu tavan yapmıştı.  “Bir kız yüzünden bok yoluna gitmek üzereyim” diye düşünmüştü ama sevmişti bir kere. Peki ya okulun son zili çalınca ne halt yiyecekti? Ve sonunda zil çaldı. Herkes çıktı gitti, sınıfta tek başına kaldı. Korkusuyla yüzleşmek için yalnız kaldığını düşündüğü sırada, kız arkadaşı geldi sınıfa  “hah yakaladım seni, haydi çıkalım”  

Elinden tuttu, beraber okulun kapısına doğru yöneldiler. Sanki tüm okul, çıkışta onları bekliyorlarmış gibi kalabalık vardı. Tiyatro izlemeye geldikleri her hallerinden belliydi. Kız arkadaşı, biraz sonra olacakları tahmin ediyordu.
-korkuyor musun?
Genç, kız arkadaşına cevap verdi;
-Evet, korkuyorum ama yenilmekten korksaydık, Eskişehirspor’u tutmazdık güzelim. 

Okulun kapısından çıktılar. Gencin karşısına ufak tefek, pis sakallı bir tip dikildi. Elindeki kitapları ve defterleri kız arkadaşına verdi. Genç, karşısındakinin bıçağı çıkarıp bir yerlerine saplamasını bekliyordu. Korkuyor ve titriyordu ama yine de belli etmemeye çalışıyordu.
-Görüyorum ki, benim manitaya yazılmışsın. Şimdi bunun bedelini ödeyeceksin.

Genç, karşısındakini yakasından tutup, kendisine doğru çekti. Amatör kümedeki hocasının dedikleri geldi aklına;
“Saffet gibi vur şu topa, alnınla vur be çocuk”

Toz duman olmuştu ortalık. Herkes kaçışmıştı. Kız arkadaşı, gencin alnındaki başkasına ait kanı kağıt mendille silerken, yerde kanlar içinde yatmakta olan çete reisi ağlamaktaydı. O günden sonra okulun çıkışında bir daha o sözde çeteyi gören olmadı. 

Aradan yıllar, yıllar geçti. Yılların o gençte değiştiremediği tek şey Eskişehirspor oldu. Ve O genç bugün hala korkuyor. Ama bu korku başka bir korku. Evladına Eskişehirspor sevgisi aşıladığı için, ya Eskişehirspor'a bir şey olursa diye korkuyor. Yıllar geçerken, korkular tükenmiyor sadece şekil değiştiriyordu.   

Evet, korkağız; Eskişehirspor gibi bir ayağı hep çukurda olan bir kulübün taraftarı olabilmişsek, o kadar korkağız işte.

Cesuruz; 10 yaşındaki bir çocuğun, ertesi gün okulda kendisiyle defalarca dalga geçilme ihtimaline aldırış etmeden bu takımı sahiplenebilmesi ne kadar cesaret istiyorsa, o kadar da cesuruz.

Ve seviyoruz;
Öylesine seviyoruz ki, sevdiğimiz yerlere kapaklanmış olsa da, onun elinden tutup ilk kaldıran yine biz oluyoruz. İşte maç esnasında çok kızdığım taraftarın, boşu boşuna kırmızı kart gören Nadir Çiftçi’ye, soyunma odasına giderken arkasından onun adını bağırmasını, hatalı olsa bile ona destek olmasını şimdi daha iyi anlıyorum. Bunu anlamamış olduğum için de kendimi eleştiriyorum. Maç sırasında eleştirdiğim taraftarın, böyle bir ortamda bile sevecen olabilmesine mutlu oluyorum. Ne mutlu bana ki, benim sevdiğimden daha çok sevebilmiş olanlar var o tribünlerde. Bir annenin, bir babanın şefkatiyle sevebilmek. Belki de sihirli olan çok sevmek değil, iyi sevebilmek. Maç esnasındaki Bülent ile maç sonrası yorumunda Şansal Büyüka’nın anlayamadığı şey işte bu.

İtiraf ediyorum, biz korkağız. Eskişehirspor’a bir şey olacak diye çok korkuyoruz. O yüzden her geçen gün daha çok seviyoruz ama yetmiyor. Daha iyi sevmek gerek. Çok daha iyi. Anne gibi, baba gibi, o gün o tribündekiler gibi, çoğunuz tanımaz ama teyzem gibi sevmeli. Ben anladım, umarım Şansal Büyüka da günün birinde anlar.

Şarkıda dediği gibi korkağız, yine de sevmesini çok iyi biliriz. Her ne kadar üzülmemiz gerekse de…

Benden daha çok ve daha iyi sevebilen, başta teyzem Hürsel Döşer ve Antalyaspor maçındaki tribündekilere adıyorum bu yazıyı. 

Kalabak suyu içmiş şehrin çocuklarıyla, GRİ ile sonlandırıyoruz. Korkak…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder