9 Aralık 2015 Çarşamba

Derin Acılar Dilsizdir

Ankara Garı'nda yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği 10 Ekim 2015'te, olacaklardan habersiz içlerinden geçip trene binmiş, Eskişehir'e doğru yola çıkmıştım. Eskişehir'e geldiğimde telefonum susmuyordu.  Benim o gün trenle gideceğimi bilen sevdiklerim, ben telefonu açınca ağlamaya başlıyorlardı. O his bambaşka bir histi. Bir rahatlama, bir ferahlama, bir ohhh şükürler olsun hissi. Bunu karşımdakilerin konuşamıyor olmalarından, sadece ağlıyor olmalarından anlıyordum. Seneca'nın dediği gibi "Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir" Konuşamıyor olmalarının nedeni buydu. Hayatlarını bana bağlamış, beni hayatlarının büyük bir parçası yapmış insanların, ben telefonu açana kadar geçen bir kaç saniyelik sürede neler hissettiklerini tahmin edebiliyordum. Büyük bir şok yaşıyorlardı. Öyle ki, her seferinde "ne zaman dönüyorsun" diye baskı yapanlar, "gelme bu gece orada kal" diyorlardı.

Öğlen vakti olunca, şehrin benim için en önemli simgelerinden biri olarak gördüğüm, çok değer verdiğim insanlardan birini aradım. Dedim, "gel sana yemek ısmarlayım." Bağırsaklarındaki rahatsızlık nedeniyle doğru düzgün yemek yiyemiyordu ki, hele ki kebaptır, pidedir o türlü yemekler ona yasaktı. Ama "bir çayını içerim" diye koşa koşa geldi. Oturduk Porsuk kenarında bir kafeye. Garson selam verdi, hoşgeldin "Hasan amca" diye.

Dertleştik. Benim öyle hastalığım olsa, ne yaparım bilmem. Yaşı yüzünden ameliyat dahi edilemeyen bir insanken, dert ettiği tek şeyin Eskişehirspor olduğunu gördüm. Sonra cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı. "Bunun aynısından başkana gönderdim" dedi. Hasan amcanın okuması yazması yoktur. "Nasıl yazdın" dedim. "Otogardaki memurlara yazdırdım" dedi. "Ben söyledim onlar yazdı." Mektubun tamamını aşağıya bırakıyorum. Mektuptaki ironi muazzam. Eski bir kulüp antetli kağıdına yazılmış olması manidar.

   
Bu felakete tanık olursam, kendimi kale direklerine asarım...


Saygılarımla...


Arz ederim....


Bütün rezalete rağmen, kibarlığı elden bırakmıyor. Seni öldürürüm demiyor, kendime zarar veririm diyor. Hani başkan demişti ya, "taraftarlık en üst  mevkidir, bir gün biz de o mevkiye terfi edeceğiz" diye. Hasan amca yine de saygılarıyla arz ediyor, rica etmiyor, emretmiyor. Gün gelir belki taraftar olduğunuzu sanabilirsiniz ama asla Hasan amca olamayacaksınız.

Düzgün bir insan, sadece şu mektup yüzünden utanır ve ceketini alır gider. Uçurumun kenarındaki bir insanın, uçurumun  kenarında olduğunu umursamadan kaleme aldırdığı bu satırlara rağmen, o koltuklarda oturmaya devam eden herkesi, kale direklerine asacak bir taraftar kitlemiz var ama gitgide sessizleşiyoruz. Mektubu okuduktan sonra ben de bir süre Porsuk'a bakakaldım, sessizce.  Sanırım acılarımız gerçekten derinleşiyor ve günden güne sessizleşiyoruz. Keşke Seneca haklı olmasaydı da, canımız daha çok yandığında daha çok bağırabilseydik.

Eğer senin de acıların derinse kulübe bir mektup yazabilirsin. Yukarıdaki mektubun altında kulübün adresi var. Hiç olmazsa bunu yapın arkadaş.


Evi yıllardır otogar olan Hasan amca, bir süre sonra bakımevine yerleşecek. Bu konuda emek veren, destek olan herkese en içten teşekkürlerimi gönderiyorum.


***

Bu kadar hüzünlendikten sonra, rakının bahanesini de hazır etmişken, bir beşlik konduralım şuraya. Bundan şarkı sözü olmaz. Olsa olsa rakıdan bir fırt almadan önce, kendimizi kurumuş bir yaprak gibi hissetmemizi sağlar.

Sonbahar gelmişse,
Tüm yapraklar birer birer bırakırken kendini yere,
Ve sen ağacın üzerindeki son yapraksan,
Üstelik rüzgar esmesin diye dua ederken kopmuşsa bir fırtına,
Yine de şarkı söylemeye devam etmelisin.

Midlake söylüyor. "Acts Of Man"


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder