16 Haziran 2009 Salı

Türk Futbolu

Şöyle bir film şeridi geçirin gözünüzün önünden. Son 20 yılda futbol kulüplerimizi yönettiğini iddia eden, kaç tane iş adamı geçecek o şeritten. Biraz daha hızlanın. Daha bitmedi değil mi? Sarın sarın hızlıca, sonuna kadar. O kadar çok iş adamı geçiyor ki gözlerimizin önünden, hepsinin Türk futboluna verdiklerini toplayın, teraziye koyun, ne kadar geliyor bir bakalım. Aldıklarını söz konusu dahi etmiyorum. Bir de aynı dönemde altyapılardan yetiştirdiğimiz ve dünya yıldızı haline getirdiğimiz futbolcuları geçirin o film şeridinden. Bitti mi? Ne kadar çabuk bitti değil mi? Zaten güzel olan herşeyin sonu böyle çabuk geliyor ülkemizde. Ne yazık.

Futbol kulüplerine yönetici olanların büyük bir kısmının, kişisel tatmin veya siyasi amaçlarla bu işe girmeleri, profesyonel yöneticilerin futbol kulüplerinde barındırılmaması, medyanın reklam korkusu nedeniyle bu iş adamlarının yaptıklarını su yüzüne çıkaracak haberler yerine, yalan haberler yapmaları, hatta bazı futbol yazarlarının o kulüplerin başkan ve yöneticilerinin avukatı olup, bir gazeteci veya televizyoncu kimliğinden uzaklaşarak halkı yönlendirmeleri gibi o kadar çok neden sayabiliriz ki. Zaten toplumsal anlamda tepki vermek konusunda ,Yunanlı dostlarımız kadar başarılı da sayılmayız. Tepki verenlere anaşist yakıştırması yapan, hatta polisin elinden alıp bir de sokak ortasında linç edelim mantığındaki halkımızın, yalanlar üzerine kurulu bu tatlı uykudan uyanmak istemediğini düşünenler de mutlaka vardır. Aynı ülke yönetimi için kullandığımız deyim gibi “bir Atatürk daha gelir mi” diye bekleyip duruyoruz. Hiçbir şey yapmıyoruz. Öylece izliyoruz. Futbol yorumcusu diye polemik imalatcısını karşımıza getiriyorlar, üstelik büyük diye tabir edilen kulüplerimizin başkanları bunlarla canlı yayında muhatap olabiliyorlar. "Acaba oyunun bir parçası mı" diye düşünüyorsunuz. Ama çoğunluk güzel programdı diyerek, bitince TV’yi kapatıp, ertesi gün arkadaşlarıyla bunun tartışmasını dahi yapabiliyorlar. Aynı kalitesiz dizi filmler gibi, boylesine kurmaca, futbol bilgisi anlamında hiçbir şey vermeyen, futbolun değerini düşüren, futbolu sevdiğimiz için kendimizden şüpheye düştüğümüz bu yayınların izlendiğini görüp, umudumuzu iyiden iyiye yitiriyoruz.

O kulüpleri yıllarca yöneten iş adamlarının, kulüplerin yeni finansman kaynaklarını yaratmamalarını önemsemiyoruz. Hep kendilerine muhtaç olacağımız borçları artırmalarını sorgulamıyoruz. Çünkü hepsinden önemlisi şampiyon olmak veya kümede kalmak. Hatta bazılarına göre “şampiyon olmayalım, gerekirse küme düşelim ama iki maçta da şunları yenelim mantığı”. Rakibi olmadan kendisinin bir hiç olduğunu idrak edemeyen bir benmerkezci toplum. Dünya onların etrafında dönüyor, en büyük onlar.
Sırf İstiklal Marşı’nı dudaklarını kıpırdatarak söylüyor diye bağrımıza bastığımız farklı ülke vatandaşı bir teknik direktörünü omuzlarımıza alırken, onu söyleyemeyen başka bir farklı ülke vatandaşı ama aynı zamanda bizim milli takımın futbolcusunu yerdiğimiz bir ortam yaratmışız. Söyleyemeyenin üzerinde öyle bir baskı yapmışız ki, sonunda hemen her TV kanalında yayınlanan bir reklam eşliğinde çıkmış karşımıza. Sırf milliyetçilik tarafımız mutlu olsun diye İstiklal Marşını bile alet eder olmuşuz bu rezalete.

Aykut Kocaman ile Hikmet Karaman kavgasında, mikrofonlar Aykut Kocaman’a uzandığında, “benim onunla bir problemim olamaz. O başka yolun yolcusu ben başka” demesi, size de ciddi bir mesaj vermiyor mu? Bu alenen bir suçlama değil mi, yoksa bana mı öyle geliyor?

Daha bugün geleceğin yıldız adayı bir savunma oyuncusunu, ileride belki de onlarca milyon €’lar edecek bir futbolcusunu takasta kullanan kulübe şahitlik ettik. Hem de başka bir yıldız adayı uğruna. Bir altyapı politikası oluşturamamış olmalarına rağmen, kendilerine büyük dediğimiz bu takımların taraftarları bu işe ne zaman uyanacak, uyanık kaç tane taraftar var bilemiyorum. Sadece birilerinin olmasını umut ediyorum. Çünkü sadece uyumamış olanlar, uyutulmayı kabul etmemiş olanlar bu duruma müdahale edebilir. Sadece onlar değiştirebilir bu kara düzeni.
Yazıyı bitirmeden önce, Anadolu futbolunun içinde bulunduğu durumu gözler önüne seren bir örnek verelim.
Biliyorsunuz, Malatyaspor ilk şirketleşen kulüplerimizden birisidir. Malatya şehri, Doğu Anadolu’nun en gelişmiş kentlerinden biridir. Büyük bir askeri birliğin ve üniversitenin varlığı ile şehir, bölgedeki diğer şehirlerden çok farklı bir konuma gelmiştir. Ben de o bölgede görev yaptığım yıllarda, eğer gece bir yerlerde kalınacaksa, rotamı Malatya’da kalacak şekilde ayarlamaya özen gösterirdim. Ekonomisi de diğer komşu şehirlere nazaran daha gelişmiştir. Bu şehrin futbol takımı bu sene 2.lig B kategorisine düştü. Bunun elbette bir çok nedeni vardır. Ancak geçtiğimiz günlerde öyle belgeler çıktı ki piyasaya, (yanda resimlerin üzerine tıklarsanız büyük hallerini görebilirsiniz) kulübün neden bu hale geldiği konusunda başka bir neden aramaya gerek kalmadı sanırım. Kulübe alınan prezarvatiflerin sayısı 5000. Tamam futbolcu sağlığını düşünebilirsiniz ama bu kadarı da performansı düşürür. Eh tabii güzel de kokmak lazım. Tam 3000 adet deodorant alınmış. Merak ettim acaba çimleri deodorantla mı sulamayı düşünyorlardı. Zamanın parasıyla 9 milyarlık ketçap, mayonez ve hardal alınmış. Buna açıklama getirmekte zorlanıyorum. Kulübe alınan dializ solüsyonu ise çok ilginç gerçekten. Böbrek hastası futbolcular transfer edildiği izlenimi veriyor. Ben şakaya vuruyorum ama başka yapacak birşey yok. Çünkü bu tablo, kulüp yöneticiliğinin hangi noktaya geldiğini tüm çıplaklığı ile gösteriyor. 2004 ve 2005 yıllarına ait bu faturalar gibi başka faturalar olması da, beni hayrete düşürmez. TFF suçludur. Maliye Bakanlığı suçludur. O kulübün genel kurul üyeleri ve denetleme kurulu suçludur. Bunu yapanın hiç mi suçu yok diyeceksiniz ama bence o daha az suçludur.
Çünkü açarsan, bakarlar.
Verirsen, yaparlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder